Hür Dava Partisi (HÜDA PAR) Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu röportajının tam hâlidir.
NG: Genel olarak siyaseti nasıl görüyorsunuz? Uzun süredir Birbirine karşı yapıcı olmayan rövanşist, yıkıcı bir dil var. Siyasetin genel tutumu ile iktidar ve muhalefetin birbirlerine yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsun? Siz kendinizi nerede konumlandırıyorsunuz?
ZY: Bu genel anlamda bizim de şikâyetlerimizden biridir.
Siyaset için "Sorunlara çözüm bulma sanatıdır." derler ama bizde siyaset, daha çok
birbiriyle laf yarıştırma ya da polemik oluşturmaya daha fazla zaman ayırır. Siyaset kurumunun halkın sorunlarıyla yeterli ilgisi yok. Halkın gündemi ile
siyasetin gündemi çoğu kere örtüşmüyor. Temmuz ayından bu yana memleketin yaklaşık gerisini gezdik. 40'tan fazla şehre gittim. Hemen herkes ile temasa geçtik.
Genel anlamda gördüğümde söyleyebiliyorum ki gerçekten halkın gündem ile
siyasetin gündemi çok ayrı. Bu söz dalaşı, bu polemik bize göre sağlıklı bir
durum değil. Siyasetin dili de çok sert, çok itici. Belki bu yüzden farklı
bloklardaki siyasi partiler bir araya gelip de memleket meseleleriyle ilgili
görüş alışverişinde de bulunamıyorlar. Bize göre bu sağlıklı bir durum değil. Böyle olmamalı. Üslubun nezih olması gerekir. Elbette eleştiriler olacaktır. Özellikle
iktidarda olması sebebiyle iktidara eleştiriler olacaktır. Fakat bu hiçbir
zaman hakaret boyutuna ulaşmamalıdır. İktidar, eleştirilere cevap verirken de üslubunu iyi seçmelidir. Maalesef memlekette siyaset çok sert ve
halkın gündemine dokunmuyor. Memleketin gündeminde Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi ile Parlamenter Sistem diye bir şey yok.
NG: Neden böyle oluyor?
ZY: Haber ve siyaset kanallarının gündemini daha çok muhalefet belirliyor. Sanki iktidar gündem belirleme inisiyatifini muhalefete
verdi. Bunu bilerek verdi anlamında kullanmıyorum.
NG: Ekonomik gerekçelere bağlıyorlar daha çok...
ZY: Ekonomik gerekçeler midir yoksa bir iktidar yorgunluğu
mudur ya da muhalefetin dersini iyi çalışıp yeni bir sinerji oluşturması mıdır?
NG: Bu iklimde siz kendinizi nereye konumlandırıyorsunuz?
ZY: Biz yanlışa muhalefet eden, doğruyu destekleyen bir partiyiz.
Daha önce de böyleydik. Yine böyle olmaya devam edeceğiz. Biz bir muhalefet
partisiyiz. İktidarın ortağı değiliz. Cumhur ittifakının bir bileşeni değiliz.
Ama Millet İttifakının içerisinde de yer almadık. Onun da bir parçası değiliz.
İktidar yanlış yaptığında onu eleştiririz. Bir şeyin yanlış olduğunu
söylediğimizde doğrusunu yani olması gerekenin de ne olduğunu ortaya koyarız. O
konuda üslubumuz bozmayız, işi hakarete vardırmayız. Ama muhalefet
partisiyiz diye iktidarın her şeyine de muhalefet etmeyiz. Doğrulara muhalefet
etmeyiz. Doğru yapılıyorsa hakkını teslim ederiz. Bundan dolayı birileri bazen
iktidarın arka bahçesiymişiz gibi isimlendirebiliyor ya da öyle bir algı
yapmaya çalışıyor. Ama hakikat bu değildir. Doğru kimden gelirse gelsin
desteğimizi alır. Yanlışı kim yaparsa yapsın karşı çıkarız.
NG: 2023 seçimlerinden beklentiniz nedir?
ZY: 2023’te gözle görülür bir oy artışı sağlamayı hedefliyoruz.
NG: 2018’de ne kadar üyeniz vardı?
ZY: Toplam aldığımız oy 208 bindi. Üye sayısında çok bir artış yok. Üye sayısını artırma kampanyası yapmadık. Bizim hedefimiz
teşkilatlandığımız illerin sayısını artırmak. 2018’den bu yana 5 ilde
teşkilatlandık ayrıca 8 ilde de temsilcilik açtık. İlçelerde de teşkilatlandık.
Teşkilatlı olduğumuz yerlerde daha çok mahalle teşkilatlarına öncelik
veriyoruz. Bazı ilçelerin bütün mahallelerinde temsilcilik açtık. Bazılarında
yüzde 50’ye ulaştık. Her mahallede
teşkilatlanma hedefimiz var. Belki ağır adamlarda gidiyoruz ama emin adımlarla
gidiyoruz. Kaldırabileceğimiz kadar ilerliyoruz. Çok pahalı bir iştir.
Hazineden yardım alamıyoruz. Altından kalkabileceğimiz bir yükü yüklenerek
istikrarlı bir şeklide büyüyerek devam ediyoruz.
NG: Nasıl finanse ediyorsunuz?
ZY: Kendi cebimizden, üyelerimizden, bağış ve aidatlarımızdan.
Çok mütevazı şartlarda siyaset yapıyoruz. Genel merkezimizi görüyorsunuz.
Şatafat yok. İsraf yok. Mekanımız bize yettiği müddetçe böyle devam edeceğiz.
Dar gelmeye başlayınca biraz daha rahat yere geçeceğiz inşallah.
NG: Mekanlar genişler de önemli olan halkın gönlüne yayılmak. Yeni
yönetim sistemi var. Az önce bahsettik siyaset ve yönetim sistemi ile ilgili
bir savunma var. Herkes bunu konuşuyormuş gibi bir hava var ama vatandaşın
derdi bu değil. Ama 2018'den itibaren uygulanan yeni bir yönetim sistemi gerçeği de var. Yeni yönetim sistemini nasıl buluyorsunuz? İyi mi, kötü mü, düzeltilebilir mi yoksa güçlendirmiş parlamenter sistem ya da alternatif bir
sistem öneriniz var mı?
ZY: Hem başkanlık sistemi hem parlamenter sistem tartışılırken
olay biraz karikatürize edildi. Başkanlık sisteminden yana olanlar başkanlık
sistemini her derde deva gibi gösterdiler. Böyle bir şey yok. Bir kısım
muhalefet şu an yaşadığımız bütün sorunların sebebi olarak bunu göstermeye çalışıyor. Böyle bir şey de yok. Beşer yapısı hiçbir sistem mükemmel değildir
ve olamaz. Parlamenter sistemin de başkanlık sisteminin de bazı avantaj ve dezavantajları vardır. Yani başkanlık sisteminin parlamenter sisteme göre zayıf
olduğu yönler olduğu gibi parlamenter sistemin de başkanlık sistemine göre daha
iyi olduğu ya da daha zayıf olduğu alanlar vardır. Bu sistemlerin hiçbiri tablo
değil. Sistemler değişebilir. 2018 seçimlerinde uygulanmak üzere 2017’nin Nisan
ayında başkanlık sistemine bir geçiş yapıldı. Henüz bir dönemi geride
kalmamışken muhalefet neredeyse 20 yıllık AK Parti iktidarı boyunca yaşanan bütün
sorunları ya da olumsuzlukları getirip başkanlık sistemine bağlıyor. En fazla
itiraz ettikleri husus da tek adam rejimidir. Yani kuvvetler ayrılığı terk
edilip kuvvetler birliğine vurgu yapılıp hem yasama hem yürütme hem de yargıda bir
teklik olduğu söyleniyor. Bu da bize abartılı geliyor. Sistemden kaynaklana bir şey
değil aslında bu. Hatırlayalım. Parlamenter sistemin uygulandığı AK Parti
iktidarlarında yine hükûmetin ya da daha doğrusu AK Parti’nin başındaki kişinin çıkarılmasını istediği kanunlar Meclis’ten geçmiyor
muydu? Şimdi düşünün, parlamenter sistemde hükûmet olabilmek için sizin
parlamentoda çoğunluğunuz olmak zorunda. Parlamentoda çoğunluğunuz yoksa size
destek olacak başka bir parti ile koalisyon kurmak zorundasınız.
NG: Bu yüzde 50’den daha az olabilir demek aslında.
ZY: Tabii. AK Parti 2002’de yüzde 34,5 oyla parlamentodaki
sandalyelerin yüzde 65’ini elde etti. Neredeyse 2/3’ü demek. Birkaç sandalye
daha alsaydı tek başına anayasayı değiştirecek çoğunluğa ulaşacaktı. Yüzde
10’luk seçim barajının da etkisi vardı. Çünkü sadece iki parti barajı geçmişti ve
toplam oyların sadece yüzde 54’ü Meclis’e yansımıştı. Verilen oyların yüzde 45’inden fazlası Meclis dışında kalmıştı. O dönemde iktidarın Meclis’e sunmuş olduğu kanun tasarıları
ve muhalefetin sunmuş olduğu kanun tekliflerinin görüşme prosedürleri bile aynı
değildi. Birisi tasarı, birisi teklifti. Oylama yapılırken Meclis Başkanı tasarıyla ilgili ya da verilen bir değişiklik önergesi ile ilgili önce hükûmete sorardı. "Önergeye katılıyor
musunuz?"... "Katılıyoruz sayın Başkan" denilince iktidar grubu elini
kaldırırdı. O önerge kabul edilirdi ve değişiklik yapılırdı. "Katılmıyoruz" dediğinde de iktidar grubu çoğunluk olduğu için "Kabul edenler" diye sorulduğunda iktidar kanadı el kaldırmazdı. O değişiklik de geçmezdi. Çok
olumlu ve gerçekten olması gereken şeyi önerse bile bu şekilde bir süreç işletilirdi. Geçmişte böyleyken parlamenter sistemde sanki yasama tek başına, özgür hareket eden, bütün
kanunlar, bütün düzenlemeler ya da bütün teklifler üzerinde detaylı bir şekilde tartışan ve her bir milletvekilinin kendi hür iradesiyle oy verdiği
bir yapıdaymış gibi lanse ediliyor. Böyle bir şey yok. Şu anda hükûmet
parlamentoda değil. Değişikliklerle ilgili oylama yapıldığında doğrudan doğrudan Meclis üyelerine soruluyor. Parlamenter sistemde hükûmet
parlamentonun içinden çıkıyor yani hem yasama hem de yürütme aynı çatı altında
bir araya geliyor ve yürütme organının üyeleri aynı zamanda yasama organının da
üyeleri oluyordu. Şimdi siz buna çok güçlü bir kuvvetler ayrılığı diye muamele ederseniz
ya da böyle anlatırsanız bir de başkanlık sisteminde bütün güçler tek bir şahsın
elinde toplanmış derseniz bu bize inandırıcı gelmez. Biraz karikatürize bir
şey gibi geliyor.
NG: Muhalefet, bir denetim problemi varmış gibi söylüyor sanki...
ZY: Eskiden gensoru vardı. Başkanlık sisteminin doğasında
gensoru olmaz. Parlamenter sistemde yürütme parlamentodan yetki almadan yani
güvenoyu almadan göreve başlayamaz. Yani bir anlamda aslında millet parlamento
üyelerini seçer parlamentoda hükûmet kurma yeterliliğine sahip grubun başındaki
kişiye cumhurbaşkanı hükümet kurma görevi verir. Sonra o kişi hükûmetini kurar
ve cumhurbaşkanına sunar. Cumhurbaşkanı da uygun görürse bu sefer Meclis'ten
güvenoyu almaya gider. Meclis güvenoyu vermezse o hükûmet göreve başlayamaz. Bu
şu demek; Meclis kendi içerisinden bir hükûmet çıkarır ve ona yetki verir.
NG: Bir senato eksikliği varmış gibi şu an...
ZY: Meclis istediği zaman güvensizlik oyuyla hükûmeti düşürebilme yetkisine
sahipti. Meclis üyelerini doğrudan doğruya halk seçer. Ama aynı
zamanda bu halk bir de Cumhurbaşkanı seçiyor. Yani doğrudan doğruya halkın
seçtiği bir Cumhurbaşkanı Meclis tarafından yetki almadığı için Meclis’in
güvensizlik oyuyla Cumhurbaşkanının düşmesi de mümkün olamaz elbette. Bu
sistemin doğasında olması gereken bir şey.
NG: Tabii istikrarı sağlamak amaçlanıyor.
ZY: Denetim mekanizması parlamenter sistemde yeterince
çalışıyor muydu? Uzun yıllar, parlamenter sistemin eksiklerini gördük. Evet şu
anda denge ve denetim mekanizmalarıyla
ilgili bir problem var. Lakin parlamenter sistemin uygulandığı dönemlerde biz
çok başka problemler yaşadık. 367 krizi bunlardan bir tanesidir.
NG: Vesayet odaklı krizlerdi sanki onlar, parlamenter sistemle ne derece ilgiliydi?
ZY: 1980 öncesi birkaç tur atıp cumhurbaşkanı seçilmeme vesayet
odaklı mıydı?
NG: Siyasetin
uzlaşamamasıyla ortaya çıkan sistem sorunuydu. Sistemi ne kadar değiştirirseniz değiştirin
siyaset hiçbir zaman uzlaşamıyor. Rövanşist bir siyaset var Türkiye’de...
ZY: Bir de şöyle bir şeyin de altını çizmek gerekiyor: Türkiye’de
siyasi partiler kanunu mevcut haliyle olduğu müddetçe; siyasi partilerin genel
merkezleri ve genel başkanları bu kadar güçlü olduğu müddetçe; kimin il başkanı, kimin milletvekili adayı
olacağına genel merkezler karar verdiği müddetçe parlamentodaki
milletvekillerinin genel merkezin iradesinden ya da genel başkanın iradesinden
ayrı hareket etmesini bekleyemezsiniz.
NG: Sizin bu konuda farklı bir öneriniz mi var?
ZY: Evet. Siyasetin güçlendirilmesi için siyasi partiler
kanununun mutlaka değiştirilmesi gerekir.
NG: Seçim sistemiyle ilgili dar bölge veya ön seçim ya
da tercihli seçim gibi önerileriniz var mı?
ZY: Hepsi mümkündür. Olabilir. Hepsi tartışabilir. Şu anda
görüyoruz. Benim siyasete ilgi duyduğum son 40 yıldan bu yana siyasi partiler
kanunundaki hemen her değişiklik iktidarda bulunanlar tarafından “Nasıl bir
değişiklik yaparsam lehime olur?” diye yapıldı. “Nasıl bir değişiklik
yaparsam adaleti tesis etmiş olurum?” diye bir değişiklik yapıldığına çok
rastlamadım.
NG: Belki kanundan çıkarıp anayasaya eklenmesi gerekir?
ZY: Daha da iyi olur tabii.
NG: Devam edelim. İttifaklar Türkiye’deki siyaseti nasıl etkiledi?
Değişikliğe neden oldu mu sizce?
ZY: Bir değişiklik oldu. Detaylarına girersek belki fazla zaman alır ama epey bir değişiklik oldu. Partilerin söylemlerinde bile
değişiklik oldu. Hatta bazı partilerin ilkelerinde bile değişiklik oldu. Bunu şu
veya bu parti için söylemiyorum. Hemen her partide bir değişiklik oldu. 8 aylık dönemde memleketin yarısından fazlasına yaptığımız gezide, genel anlamda
seçmenin kendi partilerinden şikâyetçi olduğunu gördüm. Seçmenlerin bir kısmı partilerinin değiştiğini dile getirerek çizgi kaymaları ya da eksen
kaymaları yaşandığı şikâyetinde bulundular. Bu durum biraz da ittifak sisteminden kaynaklanıyor.
İttifakların kalıcı olabilmesi adına bir parti eğer kendisi olmaktan çıkar, yıllardan beri takip ettiği bir çizgiyi terk eder ya da kendi ilkelerini
çiğnerse bu sağlıklı bir duruma işaret etmez. Uzlaşma değildir. Elbette
siyasi partiler arasında bir diyalog olmalıdır. Elbette siyasi partiler
memleket meselelerinde yüzde yüz kendi istedikleri çözümü uygulayamayacakları
için bir noktada buluşmayı becerebilmelidir. Bu ayrı bir şeydir. Siyasetin
doğasında ittifak olmak vardır. Ama her bir parti kendisi olarak bu ittifakta yer alırsa bize göre daha sağlıklı bir durum olur. Ama bir parti kendisini inkâr
etme ya da söylem olarak diğer parti ile benzeşme noktasına geliyorsa bu
memleketi iki partili bir sisteme doğru götürür. Siyasi
partiler kanununda yapılmak istenen değişiklik biraz bu tarafa doğru sürükleyecek gibi. Faraza yüzde 3-5 oyu bulunan 10
tane parti bir araya gelse ve bunlar toplamda yüzde 30 oy alsa bile oyları birbirine yakın olduğu ve yurt sathında dengeli bir şekilde dağıldığı durumda hiç milletvekili çıkaramayabilirler. İstanbul ya da Ankara gibi çok geniş seçim bölgelerinde bazıları en fazla bir iki milletvekili çıkarılabilir. Bunun
dışından tek bir yerden bile çıkaramayabilirler. Bu durum partileri oran olarak daha iyi oy alabilecekleri parti listelerinden kendi
adaylarını göstereceği bir seçim stratejisi uygulamaya zorluyor. Bu nedenle süreç yavaş yavaş iki partili sisteme doğru
götürür. Bu sağlıklı mıdır? Çok
farklı eksenlerde siyasetin yapıldığı Türkiye'de iki partili sistemin uygulanması bir lükstür. Sorunları çözmez, kutuplaşmayı artırır. Toplumsal yapımıza da sosyal barışımıza da zarar verir.
NG: Gerçekten mesele çok sıkıntılı. Neresinden tutsanız düzelmiyor.
ZY: Boşa koyuyorsunuz dolmuyor, doluya koyuyorsunuz almıyor.
NG: Ne yaparsanız yapın kinci politikaları
aşamıyorsunuz. Çünkü seçmen tercihleri dayatıyor bir yerde. Seçmen diyor ki; "O düşman" de. Çıkamıyor Türkiye bu sarmaldan...
ZY: Seçmen mi öyle yapıyor yoksa siyasi partiler mi o tarafa
sürüklüyor ya da siyasi partilerin kullandığı üslup mu o noktaya getiriyor?
NG: Seçmen bunu satın almasa siyasi partiler bunu yapamaz. Seçmen
bunu satın alıyor.
ZY: Seçmenin bunu satın alabilmesi için de siyasi partiler elinden
geleni yapıyor.
NG: Doğru ama yine de seçmenin takdiri var orada. Seçmen, “Hayır
kardeşim. Ben böyle bir dil istemiyorum” dediği anda bu siyaset değişir.
ZY: Doğru diyorsunuz.
NG: O da işte tarih, sosyoloji, elli tane başka mesele ile
alakalı. Neyse uzatmayayım. İşin gazeteci kısmında yer aldığım
için ben de meselelerle ilgili dertliyim. O yüzden böyle taşıyor kusura bakmayın. Akışı bozmaya
çalışmıyorum. Muhalefet ile iktidar arasında bir ilişki kurulabilir mi?
Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen gün muhalefet kanadına bir sene önce yeni anayasa yazılmasıyla ilgili yaptığı çağrıyı hatırlattı. "Biz bu çağrıyı yaptık ama oradan her hangi bir
anayasa önerisi gelmedi. Gitti altı parti bir araya geldi. Sistem değiştirmeye çalışıyorlar." dedi. Siz iki ittifakın bir kararda uzlaşma, ortak bir karar geçirebilme veya ortak bir
anayasa yapabilme ihtimalini nasıl görüyorsunuz?
ZY: İhtimal çok zayıf ama olması gerekir. En azından bunun
denenmesi gerekir. Sayın Cumhurbaşkanının teklifiyle yeni bir anayasayı konuşmanın zamanın geldiği görülüyor. Yeni
anayasa yapma önerimiz parti programımızda müstakil bir başlık altında
değerlendirilen bir konudur. Biz mutlak suretle Türkiye askeri
cunta anayasasından kurtulması gerektiğini düşünüyoruz.
NG: Bir anayasa çalışmanız var mı?
ZY: Memleketi dolaştık. Pek çok sivil toplum kuruluşuna "Sesinizi yükseltin. Yoksa bu fırsat heba olur." dedik.
NG: Cumhurbaşkanının son çağrısı için mi diyorsunuz bunu?
ZY: Bu çağrıdan itibaren bunu yaptık. Bundan öncesinde de bunu
yaptık. Siyaset kurumuna da çağrıda
bulunduk. Hiçbir siyasi partinin şu an için kendi iradesiyle bir anayasa geçirmesi mümkün değil. Gücü yetse bile
yapmamalı. Bir siyasi görüşün yaptığı bir anayasa toplumsal bir sözleşme olmaz. Halkın geneli kendisini bu anayasada bulmaz. "Bu benim anayasamdır." demez, bunu sahiplenmez. Herkesin kırmızı çizgileri
olur ama bir masa etrafında toplanıp kırmızı çizgilerimizi cebimizde tutarak "Ortak nokta bulabilir miyiz?" ya da "Ortak nokta neresidir?" gelin
siyaset kurumu olarak bunu tartışalım, dedik. Sorduğunuzda bütün siyasi partiler 12
Eylül cuntasının oluşturduğu anayasadan şikâyetçi. Fakat bu nasıl bir şikayet
ki anayasayı değiştirme imkânı gelince herkes o anayasayı muhafaza etmeye çalışıyor. Birisi diyor ki; "Ben şurasına dokundurtmam." öbürü diyor ki; "Ben şu
maddesine dokundurtmam." ya da birisi diyor ki; "Bu konu tartışılacaksa ben masada
olmam". İktidar, "Başkanlık sistemini tartışmaya açmam." derken muhalefet, "Parlamenter sisteme geçiş yoksa anayasayı konuşmam." diyor. Siz parlamenter sisteme
geçmek için ya da başkanlık sisteminin eksiklerini tamamlamak için anayasayı değiştirmekten başka bir yol bu biliyorsunuz? Ben hukukçuyum. Böyle bir yol yok. Anayasayı değiştirmeden sistemi
değiştiremezsiniz. Ama siz, "Sistem değişmezse ben anayasa görüşmelerinde yokum." derseniz, sistem de olduğu gibi kalır anayasa da olduğu gibi kalır. Siyaset
kurumu kullanılan dilden dolayı bir araya gelemiyor. Birisi bir konuda sizden
farklı düşündüğünde siz ona hain veya cahil damgası vurursanız
ya da öbürüne "Memleketi satıyor." derseniz, hasılı kelam olmaması gereken bir
üslup kullanırsanız gelecekte bir araya gelerek birbirinizin yüzüne
bakmanız zorlaşacaktır. Türkiye’de olan şey budur. Sizin de söylediğiniz gibi o
sertleştirici, kutuplaştırıcı dil maalesef müşteri buluyor. Birisi o polemikte
karşı tarafı zor durumda bırakacak bir cevap verirse onun taraftarları "Bizim başkanımız ya da sözcümüz nasıl taşı gediğine koydu." diyerek coşuyorlar. Millet acayip bir haz yaşıyor. Ama bu konuda ben seçmeni suçlamıyorum. Çünkü
seçmeni o duruma siyasetçiler olarak biz ittik. Biz HÜDAPAR olarak bunu
yapmamaya çalışıyoruz. Çünkü bu bize göre memlekete zarar veriyor. Hiçbir siyasi parti, partisinin menfaatlerini
milletin menfaatinin üzerinde görmemelidir. Bir siyasi parti kendisine
oy ya da taraftar toplamak için memleketi gererek
vatandaşı birbirine karşı kışkırtırsa bu millete büyük bir kötülük yapar. Siyaset kurumu bunu yaptığı için bir araya gelmekte
zorlanıyor. Sorunları çözmek için siyaset kurumunun bir araya gelmesi
gerekiyor. Bir de işin başka bir yönü var. Memleket meselelerini hep aynı insanlarla
tartışıyorsunuz. Bir müddet sonra o insanların düşünceleri de aynılaşmaya
başlar. O ortaya konulan çözüm ile ilgili eksiklikler ve yanlışlıklar görülmez olur.
Dışarıdan bakan farklı bir yaklaşıma sahip birisinin çok rahat bir şekilde
görebileceği bir gerçeği o dairenin içinde olmadığı için bu geniş kitle görmeyecektir. Sorunlar başladıktan sonra illaki gerçeği fark edecek ama o zaman da
iş işten geçmiş olacaktır. O yüzden çok farklı düşünceler olsa da
siyaset kurumu bir araya gelebilmelidir. Ortak çözümler üretilebilmesi noktasında böyle bir
diyalog kapısının açık olmasında fayda var.
NG: Bir anayasa yapılacak olsa siz kendinizi nerede
konumlandırıyorsunuz? Taslak hazırladınız mı?
ZY: Partiyi kurduktan kısa bir süre sonra yaklaşık 100 maddelik bir anayasa taslağı hazırladık.
NG: İlan ettiniz mi?
ZY: Hayır ilan etmedik. Bu çalışma elimizin altında dursun
ilerleyen zamanda anayasa tartışmaları gündeme geldiğinde hangi madde için düşüncemizin ne olduğunu bizden sonra gelecek kardeşlerimize bırakmak istedik. O yazılı metni görüp ona göre tavır alsın istedik.
NG: Bunu 2012’de mi yazdınız?
ZY: 2013-2014 döneminde yazdık.
NG: Son süreçte metninizi revize ettiniz mi?
ZY: Nasıl bir anayasa yapabiliriz fikriyle bir araya gelip, konuşup metni birlikte kaleme alalım, çağrısında bulunduk. Niçin anayasa değişikliği gündemden düştü?
Cumhur İttifakı bir metin hazırladı ya da bileşenlerin her biri kendisine göre
bir metin hazırladı. Muhalefet de kendi aralarında topladı bir anayasa önerisi
hazırladı. Herkesin önerisi çantasında kaldı, hiçbir öneri gündeme gelemedi.
Neden? Çünkü herkesin o kırmızı çizgilere takılan bazı maddeleri var. Herkesin
bir kırmızı çizgisi var. O yüzden biz diyoruz ki; bu sağlıklı bir yöntem değil.
Birlikte kaleme almak gerekir. Madde madde ya da başlık başlık gidelim.
Yürütmeyi nasıl tanzim edeceğimizi birlikte konuşalım. Yasamanın sınırlarıyla
ilgili ya da çalışma şekliyle ilgili Meclis içtüzüğü de dâhil oturup konuşalım.
Siyaset kurumu nasıl dizayn edilecek? Temel hakların çerçevesi nasıl dizayn
edilecek? Hepsini konuşalım.
NG: Bu dediğiniz kurucu iktidar ile olur. Hâlbuki siyaset bir taslak
görmek ister, onun üstünden konuşmak ister.
ZY: Bu da askeri cuntanın oluşturmuş olduğu anayasanın ömrünün
uzaması demektir. Asli kurucu iktidar, tali kurucu iktidar tartışmalarına kadar
gider bu. Anayasa'ya göre Meclis’in anayasayı değiştirme yetkisi var. 12 Eylül
askeri cuntası bir madde koymuş oraya diyor ki; şu maddelere dokunamazsınız.
NG: O maddeyi değiştirerek diğer maddeleri de
değiştirebileceğinizi AK Partili kurmaylardan dinledim.
ZY: Maksadım o tartışmayı açmak değil. Meclis yetkisine rağmen kurucu iktidarın
iradesinin tersine bir madde koyamazsınız. Kimdir kurucu iktidar; askeri
cunta. Bazıları da diyor ki "Askeri cuntadan bahsetmiyoruz. Biz Cumhuriyeti
kuran iradeden bahsediyoruz." Cumhuriyeti kuran irade ilk anayasayı ne zaman
yaptı? 1920 Meclis Hükûmeti toplandı 1921’de bir anayasa yaptı. Sonra
1924’te bir anayasa daha yaptı.
NG: 1921’de yapılana bazıları anayasa demiyor.
ZY: Olsun, tamam. 1924 anayasasını önümüze koyalım. Kurucu irade
ne demiş, ona bakalım. Bugünkü şeyleri mi diyor? Hayır. Çok farklı şeyler var
orada. Ama birileri, "Biz asılız. Biz azınlık da olsak siz bizim
irademizin dışında bir şey yapamazsınız. Siz kuru kalabalıklarsınız, niteliksiz
çoğunluklarsınız ya da göbeğini kaşıyan bidon kafalılarsınız. Siz anayasa
yapamazsınız." diyorlar. Siyasetteki tartışmalar da onların ekmeğine yağ
sürüyor. "Görüyor musunuz? Bizim dediğimiz oldu." diyorlar. Bunu demeye devam
edecekler. Bunu aşmanın bir yolu var. Siyaset kurumu bir araya gelecek. Bir
partinin oyu ne kadar olursa olsun yüzde 50 ile bir anayasa yapamazsınız.
Mutlaka bir uzlaşma zemini olması lazım. Uzlaşma zemini nasıl olacak? 2011
seçimlerinden sonra 2012’de Meclis’te Anayasa Uzlaşma Komisyonu kuruldu. 59
maddede anlaştılar. O komisyonun görüşme tutanaklarına bir bakılsın. Nelere takılmışlar. Buna rağmen 59 maddede uzlaşma oldu. Peki o
maddeler geçti mi? Geçmedi. Bütün partilerin katılabileceği bir yuvarlak masa
kurulur. "Gelin kardeşim biz yeni bir anayasayı nasıl yazabiliriz." denir. Orada
tartışmalar olur ve o tartışmaların tutanakları da kamuoyu ile paylaşılır.
Millet görsün kim, neyi savunuyor? Kim, neye karşı çıkıyor? Bunların hepsi
görülsün. Oluyorsa olur. Olmuyorsa olabildiği kadar... Bu anayasa değişikliği ile
ilgili referandumlarda bizim destek vermemizin gerekçelerinden bir tanesi de bu askeri cunta anayasasını bütün olarak değiştiremiyorsak en azından
kısmen değiştirme anlayışıydı. Yani ne kadar değiştirebiliyorsak o kadar değiştirelim.
NG: Değişime ihtiyaç var mı sizce?
ZY: Var.
NG: Değişimi talep edenlerin büyük bir çoğunluğu ihtiyaç
olmadığını ama askeri bir anayasa yerine sivil bir anayasanın gelmesi ihtiyacını dile getiriyorlar.
ZY: Bu bile tek başına bir ihtiyaçtır.
NG: Tabii ki bence de bir ihtiyaç ama sadece bu mu? Onun dışında
teknik olarak ihtiyaç var mı?
ZY: Anayasa özgürlükleri sıralıyor sonra ona getirilecek olan
sınırlamalarla özgürlükleri kuşa çeviriyor. Mesela 20 yıldır AK Parti
iktidarda bile hala inanç hürriyetinin önünde ciddi engeller var. Şu
anda de facto yani fiili olarak bir rahatlama var. Ama yasal ve anayasal olarak hiçbir güvence yok. Yarın bir değişiklik olduğunda eski tas
eski hamam durumuna dönebiliriz. Güvence yok çünkü. 85 milyonluk bir milleti
birilerinin insafına nasıl terk edebiliriz? Sormazlar mı; "Siz zamanında bunun
tedbirini neden almadınız?" diye. Eski sisteme niye bir şeyler yapılmıyor? Bu
da kocaman bir soru işareti.
NG: Sizce siyaset yakın zamanda bunlara çözüm üretebilecek mi?
ZY: Siyaset bunu gündemine almadı. Siyasetin derdi değil, halkın
derdi. Siyasetin gündemi ile halkın gündemi örtüşmediği için böyle...
NG: Halk gerçekten bu konuda dert hâlinde mi? Öyle görüyor
musunuz?
ZY: İşin farkında olanlar dert hâlinde ama holigan gibi, futbol
takımı taraftarı gibi siyaset yapanlar ya da siyasete o gözle bakanlar bunun
farkında değil. Herkes diyor ki; bizim ki ne yapıyorsa en doğrusu odur.
NG: 8 ayda 40’tan fazla ili gezdiğinizi söylediniz. Vatandaşla,
seçmenlerinizle temas ettiniz. Vatandaşın öncelikleriyle ilgili 5 maddelik bir
liste yapsanız. Ne çıkar?
ZY: Halkın genelinin birinci sırada dile getirdiği sorun; ekonomi. Geçim sıkıntısı. Bazen işsizlik, bazen hayat pahalılığı bazen
ücretlerin düşüklüğü, bazen vergilerin yüksekliği; tarımla uğraşıyorsa tarım
girdi fiyatları ya da tedarik zinciri yani neticede ucu ekonomiye çıkan
bir sorun. Bunun haricinde diğer hususlarda farklılaşmalar oluyor. Ekonomi her
siyasi görüşten insan için birinci öncelikli konu. Çoğunluk için böyle. Ama bazı kişiler
vardır ki; onlar için sorun çok daha farklı. Anayasa, ahlâkî yozlaşma bazıları için birinci öncelikli konudur. Adalet problemi birçok
kesim için çok ciddi bir sorundur. Genç yaşta evlendiği için çocuk istismarcısı
damgası yiyip cezaevlerine düşen insanların ve onların akrabalarının çoluk
çocuklarının gündemi ateşin düştüğü yerdir. Eğitim camiasının içerisindeki
insanları konuşturuyorsunuz. İki saat eğitimden yakınıyor.
Eğitimin düzensizliğinden ya da değerler eğitimini terk etmiş olmasından
yakınıyor. Kabaca bunları söyleyebilirim. Ekonomi, eğitim, hürriyetler, adalet,
ahlâkî yozlaşma, gençliğin içine düştüğü durum bunlar bizim en sık işittiğimiz
sorunlar. Son dönemde ekonomi, küresel çapta yaşanan bazı sıkıntılarla gündem örtülmüş olmasaydı belki bunlar daha fazla gündem olacaktı. Bir çırpıda altı
başlığı sayabilirim.
NG: Siyasette her zaman en kolay oy hedefi olarak gençler
seçilmiştir. Hayat tecrübesi az olan gençler; küçük, çabuk
yapılabilecek vaatlerle kolayca kendi tarafına çekilebilecek araç olarak
görülür. Son zamanlarda normal bir kuşak çatışmasından ya da kuşak
yenileşmesinden farklı bir durum ortaya çıkmaya başladı. Z kuşağı diye
günümüz inovasyon çağının getirdiği, bilgi çağının iletişimle ilgili
teknolojilerin gelişmesiyle getirdiği bir süreç var. Z kuşağı diye beklenti ve ihtiyaçları çok farklı noktalara kaymış bir kuşak tasvir ediliyor. Siz böyle
bir Z kuşağı olduğunu düşünüyor musunuz? Gençlere yönelik genel bir politika
yaklaşımınız var mı?
ZY: Bizim Gençlik Kollarımızın, “Gençlik kuşaklara sığmaz.” isimli
bir dizi etkinliği oldu. Bize göre gençlerin bazı parantezler içine alınması
aslında gençleri yönlendirme amaçlıdır. "Z kuşağı şöyle düşünüyor. Z kuşağı
şunlardan hoşlanıyor. Z kuşağı şunları yapıyor. Z kuşağı şunlara yakındır." gibi
söylemler bizim tarafımızdan "Z kuşağı şunlardan hoşlanmalıdır. Z kuşağı şunları
yemelidir. Z kuşağı şunları giymelidir. Z kuşağı şunlardan yana tavır almalıdır." şeklinde algılanıyor. Bu şekilde yapılan yönlendirme manipülatif bir çabadır.
Gençleri bu tarafa yönlendirmek için tasarlanmış bir şeydir. Ne gençler ne orta yaştaki insanlar ne de yaşlılar olmak üzere sosyal katmandaki hiçbir insan birbirinin aynı değildir. Bütün
köylülerin, mühendislerin, üniversite mezunlarının, siyasetçilerin ya da belli bir yaş aralığındaki kişilerin aynı şekilde düşünmesi, aynı şeylerden hoşlanması ya da aynı siyasi
duruşu benimsemesi mümkün mü? Böyle bir şey mümkün
değil. Tarih boyunca olmamış, bundan sonra da olmayacaktır. Gençleri yönlendirme
amaçlı bu tuzaklara dikkat çekmek adına Gençlik Kollarımız çalışmalar yapıyor.
Gençlerin arasında da çok farklı siyaset kulvarlarında yol almaya hazır bir
nesil var. Bizim de Gençlik Kollarımız var. Cıvıl cıvıl, kıpır kıpır, ne
yaptığını bilen, hedefinin ne olduğunu bilen, bilinçli bir gençlik. Hiç
dedikleri gibi falan da değil. Şu gerçek; sizin söylediğiniz gibi özellikle
dijital mecralar gençleri yönlendirme konusunda bir silah gibi kullanılıyor.
Gençlerin kolay yönlendirilme sebeplerinden bir tanesi de gençler henüz temizdir, fıtratları kirlenmemiştir. Belki kendileriyle ilgilenen kötü niyetli insanları da kendileri
gibi temiz ve iyi niyetli zannederek onlar tarafından biraz daha kolay
yönlendirilebiliyorlar. Kendilerinden önceki kuşaklara göre biraz daha fazla
arayış içerisindeler. Hakikatmiş gibi gördüklerine yapışırlar. Onu cansiperane
bir şekilde savunurlar. O mecraları toplumun iyiliğini
isteyen, toplumu ıslah etmeye çalışan, ifsat çalışmalarının karşısında bir set
oluşturmaya çalışanların da bu mecraları iyi kullanması gerekir. Bizim buradan
bu dersi çıkarmamız gerekir. Fakat o mecraları oluşturanların o merkezin
başında duranların zihniyetini de biliyoruz. Canları istediğinde bazı
insanların önüne set çekebiliyorlar. Buna bakarak da şunu diyoruz: Bizim kendi
mecralarımızı oluşturmamız lazım.
NG: Şu an mevcut ittifaklarla ilgili bir gündem var. Siz parti
olarak herhangi bir ittifakın içinde yer almayı düşünüyor musunuz?
An itibarıyla biz herhangi bir ittifakın içerisinde değiliz.
Daha önce de birkaç kez farklı vesilelerle söyledim. Şu andaki mevcut seçim
sistemi siyasi partileri ittifaklara zorluyor. Bu en yüksek oy alan parti için
de böyledir baraj endişesi taşıyan parti için de böyledir. Çünkü en yüksek oyu
alan partinin de kendi adayını Cumhurbaşkanı seçtirebilmek için yüzde 50 artı 1
oya ihtiyacı var. Hiçbir parti bugün için tek başına bu yeterliliği sağlayamıyor. Türkiye’de 130’un üzerinde siyasi
parti var. YSK’nın açıkladığı rakamlara göre bunlardan 24 tanesi seçimlere
katılma yeterliliğine sahip. Bu kadar parçalı bir siyasette yüzde 10’luk bir
balon nedeniyle bu partilerin çok önemli bir kısmının bu barajı aşamayacağı
matematiksel olarak ortadadır. Eğer bütün partiler birbirine yakın oy alırsa
hiçbirisi barajı geçemeyebilir. 2002 seçimlerinde daha önce hükûmet olmuş,
başbakan çıkarmış partiler barajın altında kaldılar. Sadece iki parti barajı geçti. Üstelik
birisi kuruluşunun üstünden bir buçuk yıl bile olmamış AK Partiydi. Diğeri de CHP. Seçim barajı yine siyasi partileri
ittifak yapmaya zorladı. İttifaklar içinde yer almak siyasetin doğasında
vardır. Siyasi partiler kendi ilkeleri pahasına o ittifaklarda yer almamalıdır.
Bizim anlayışımız budur. Bu nedenle biz 2018 seçimlerinde herhangi bir
ittifakta yer almadık. Bir ittifak içerisinde yer aldığımızda eğer biz kendimiz
olmaktan çıkacaksak o zaman bu ittifakta yer almak ya da o ittifak vasıtasıyla
bazı makamlara gelmek Meclis’e girmek bizim...
NG: Yani siz ittifakların siyasete zarar verdiğini
düşünüyorsunuz.
ZY: Kendimiz kalarak bir ittifak içerisinde yer alma imkanımız olursa yer alabiliriz.
NG: Diğerlerinin böyle yapmadığını mı düşünüyorsunuz? Kendileri
olmadan mı ittifak yapıyorlar sizce?
ZY: Diğerlerinin ilkeleri nedir, ona kendileri karar verirler.
NG: Seçmenlerin partilerin çizgilerinden çıktığı yönündeki şikâyetini aktarmıştınız.
ZY: Şikayet ediyorlar. Ama biz ilkelerimize uygun bir ittifak
teklifi olursa onu partimizin yetkili kurullarında değerlendiririz. Sadece tek
başıma bu konuda evet veya hayır cevabı veremem. Bizim işlerimiz aramızda
istişareyledir. İstişaresiz iş yapmayız. Mutlaka istişare ederiz ve istişare
sonucuna göre karar veririz. Şu anda ittifaklarla ilgili geniş bir istişare
yapıyoruz. Hem kendi teşkilatlarımızda hem teşkilatta görev almamış olan
tabanımızın bir kısmıyla istişare yapıyoruz. Hatta HÜDAPAR’lı olmayan ama
hassasiyetleri bize benzeyen ve başka bir parti ile doğrudan ilişkisi olmayan
şahıslarla da, rey sahibi insanlarla da bir araya geliyor onların da
fikirlerini alıyoruz. Bu istişareler neticesinde
en doğru karara varabilmeyi Rabbimizden diliyoruz.
NG: Üçüncü ittifak gibi bir seçenek düşünüyor musunuz?
ZY: Her şey olabilir.
NG: 2023 seçim takvimi yaklaşırken siyasetin dilinde değişimler başladı. Sorunlar ekonomi
ağırlıklı olduğu için ekonomi ağırlıklı bir dil var. Seçim stratejisinde bir değişiklik yapacak mısınız? Daha öncekinden farklı bir şeyler ortaya koyacak mısınız? Odak noktanız ne?
ZY: Evet şu andaki ekonomik sıkıntılar halkın gündeminin başında
yer alıyor. Elbette her şey maddiyattan
ibaret değil. Çünkü insan sadece maddi yönü olan bir mahluk, bir varlık değil.
İnsanın doyması gereken bir midesi olduğu gibi doyması gereken bir aklı ve ruhu da vardır. Siz insanların kalbini de ruhunu da tatmin etmek zorundasınız. Bize
göre siyasetin temel amacı can, mal, din, nesil emniyetini muhafaza altına
almaktır. Hatta bize göre devletin de varlık sebebi budur. Hukuk düzeninin
varlık sebebi budur. Dinin de hedefi budur.
NG: Şu an devlet bunları garanti altına almıyor mu?
ZY: Mesela zinanın serbest olduğu ama kanunen
reşit olmayan bir yaşta evlenen insanların da çocuk istismarcısı olarak
damgalandığı bir memlekette nesil emniyetinden bahsediyoruz.
NG: Çok spesifik bir konu değil mi?
ZY: Hiç spesifik değil. Gittikçe yaygınlaşıyor. Nesil emniyeti
dediğiniz şey nedir? Her gün televizyonlarda gündüz kuşağı programlarında çok
çarpık ilişkiler belki milyonda bir karşılaşın bir vaka sanki vakayı adiyedenmiş (sıradan olay) gibi her tarafta rastlanıyormuş gibi saatlerce televizyonlarda
konuşuluyor.
NG: Bu kültürün getirdiği bir şey değil mi?
ZY: Devlet buna önlem almak zorunda. Çoluk çocuğun televizyon
başında olduğu bir saatte ekranlarda nikah düşmeyen iki insanın
birlikteliğinden ya da falancanın çocuğunun biyolojik olarak babasının kim
olduğundan bahsediliyor.
NG: Büyük ahlâksızlıklar bunlar...
ZY: Büyük ahlâksızlıkları çoluk çocuğun olduğu saatlerde
tartıştırırsanız bunlar bir müddet sonra toplumun gözünde sıradanlaşır ve
nesiller birbirine karışır. Zina bizim inancımızda çok büyük bir günahtır.
Toplumun kanunlarına çok büyük bir ahlâksızlıktır. Ama
kanunlarımızda özgürlüktür. Bizim inancımızda, örfümüzde, inancımızda,
tarihimizde genç yaşta evlilikler hep var ola gelmiştir ama bizim kanunlarımda
bunlar suçtur. Bunlar nesil emniyetini tehdit eden şeyler.
NG: Genç yaşta evlilikten kastınız nedir? 16 yaşına kadar anne
baba izniyle zaten evlenilebiliyor. Daha erken yaştan mı bahsediyorsunuz?
ZY: Peki baba izin vermedi ne olacak? Peki babanın izin vermediği
hâlde bu 16 yaşındaki birisi gidip nikahsız birliktelik yaşadığı zaman
birisiyle kimse buna karışıyor mu?
NG: Bu çarpık bir durum.
ZY: Onu söylüyoruz. Adana’da bazı tabloları gördük.
NG: Siz 16 yaş üstü için mi bunu söylüyorsunuz?
ZY: Ben hukukçuyum. Ben hukuk fakültesinde okuduğum vakitte
erkekler 17 yaşında, kızlar 15 yaşında ailelerinin izniyle evlenebiliyordu.
Hâkim izni ile kızlar 14 yaşında, erkekler 15 yaşında evlendiriliyordu. Her
insanın biyolojik, psikolojik yaşı aynı mı?
NG: Mesele o değil ama oradaki ayrışmayı biliyorsunuz. Kızların
eğitimden uzak kalması nesilleri bozuyor. Daha sonra eğitimsiz nesiller
çocuklarına eğitim veremediği için sonraki nesiller büyük yara alıyor.
ZY: İşte geldiğimiz nokta.
NG: Ahlâksızlık buna pozitif bir örnek olmamalı. Bunların da
çözülmesi lâzım.
ZY: Nesillerin nasıl bozulduğunu gördük. Çözülmüyor. Bu işin eğitimini toplumsal cinsiyet eşitliği diye eşitlik
gibi bir kavramın ardına saklanılarak yapıyorlar. Biyolojik cinsiyetin arkasına toplumsal
cinsiyeti yerleştirmeye çalışıyorlar. Cinsiyetsiz bir nesil yetiştirmek
istiyorlar. Hükûmetin buna yönelik hiçbir planı yok. Nasıl nesil emniyeti
olacak? Papa bile isyan etti. Eşcinsellik insanlığa savaş açmaktır, dedi.
NG: Önce kardinallerini tutsun o.
ZY: Tutamıyor. En azından bunu söyleyebildi. Ondan sonra ona geri adım attırmak için ifşalar başladı. Neticede bunlar oluyor ve nesil
emniyeti gerçekten tehdit altında. 2001 yılında cezaevindeki insanların toplam sayısı 52 bin kadardı. Şu
anda sadece adam öldürmekten ve adam öldürmeye teşebbüsten cezaevinde yatanların
sayısı daha fazla. Can emniyeti de yok. Sadece polisiye tedbirlerle bunlar önlenemez.
NG: Toplumda barışı yaymak gerekiyor.
ZY: Mal emniyeti diyoruz. Mal emniyeti nedir? Sadece birisinin
malının sokakta gasp edilmesine karşı önlem almak değil. Polisiye tedbir almak
değil. Şu anda vergi politikalarıyla fakirler gittikçe fakirleşiyor. TÜİK’in,
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın açıklamış olduğu rakamlar yardıma muhtaç
ailelerin sayısında iki kat artış olduğunu gösteriyor. Katlanmış. İki katı
artış var. Bu fırsatçılar, bu stokçular, bu karaborsacılar milletin cebinden
elini bir türlü çıkarmıyor. Bunun için yeterli tedbir yok. Akıl emniyetini
bozan alkolizm ile mücadele yeterli değil. Cezaevlerinde on binlerce torbacı var ama baronlar dışarıda. Uyuşturucu kullanımı orta okul çağına kadar düşmüş. Uyuşturucu
sevkiyatı devam ediyor. Okul çevrelerinde çeteler uyuşturucu satıyor. Bunlar asıl düşünmemiz gereken meseleler olması
gerekirken biz çok başka şeyler düşünüyoruz. Evet ekonomi çok ciddi bir şey. Aç
olan insana siz başka bir şey anlatamazsınız. Ama sadece bunlarla insanların
karnını doyurursak Güney Kore’nin zenginliği, kişi başına düşen geliri
bizimkinden çok fazla. İskandinav ülkelerinin de öyle. Adamlar sorunlarını
çözmüşler. Kimse kimseye ilişmiyor. Özgürlük alanları alabildiğine açık. Fakat
bakıyorsunuz ki dünyadaki en yüksek intihar oranları İskandinav ülkeleri ve Güne Kore'de... Bunlar can emniyetini tehdit eden şeyler değil mi? İzmit’te bir olay
oldu. Üniversite öğrencisi genç kız balkondan düştü ya da atladı ya da düşürüldü
veya atıldı, her neyse...Ne oldu? Polis memuru tutuklandı ve kanında da
uyuşturucuya rastlandı. Düşünebiliyor musunuz? Benim canımı, malımı, ırzımı
koruması gereken, bekçilik yapması gereken adam uyuşturucu kullanmış. Bu
uyuşturucu kullanmış vaziyette elin kızıyla yatıp kalkıyor sonra da o kızı atıyor mu yoksa kız mı kendini atıyor
bunu yargı süreci belirleyecek. Polis bunu yapıyorsa, böyle insanlar polis
oluyorsa bu memlekette siz can güvenliğinden bahsedemezsiniz. Burada münferit
olaylar diyerek üstünü kapatalım. Ne olacak, kim zarar edecek? İzmit’teki olay
ne kadar tartışıldı. O kişi sıradan bir vatandaş olsaydı. "Kardeşim her toplumda
sapık olur, uyuşturucu müptelası olur şu olur bu olur." diyebilirsiniz. Ama bu
vatandaşınızın canını malını, ırzını, namusunu korusun diye
maaş verdiniz, kamunun silahını verdiğiniz kişi bunu yaptığı zaman bu çok daha
dehşet verici bir olaydır. Üzerinde belki haftalarca tartışılması gerekir ama bir saat bile tartışılmadı bunlar.
NG: Evet önemli meseleler bunlar. Biraz kültüre takılıp
gidiyoruz. İç politikadaki son sorum olsun. Terörle mücadele konusunda ciddi
bir yol kat edildi. Kamuoyunun genelinin düşüncesi bu. Gerçekten böyle bir yol
kat edildi mi? Terörle mücadeleyi nasıl görüyorsunuz? Farklı bir şekilde,
farklı bir boyuta geçilip başka işler yapılabilir mi? Seçim zamanında terörle
mücadelenin etkisini bölgede görebilecek miyiz? Doğu vilayetlerinde terörün
baskısının oy tercihlerini etkilediği söyleniyordu. Bu seçimde terör
örgütlerinin beli kırıldı.
ZY: Teröre yapacağınız tanıma göre bu değişir. Örgüt
mensuplarıyla mücadele anlamında evet dediğiniz gibi bazılarının beli kırıldı.
Doğrudur. Fakat terörle mücadele polisiye tedbirlerden ya da askeri
operasyonlardan ibaret değildir. Eğer siz onu doğuran sebeplerin üzerine
gitmezseniz sadece sonuçlarıyla çok uğraşırsınız. Sebepler
var olduğu müddetçe benzer sonuçlar ortaya çıkacaktır. Geçen gün Milli Savunma
Bakanlığı’nın bir açıklaması vardı. 2015 yılından bu yana 35 bin örgüt mensubu
etkisiz hâle getirilmiş. İçişleri Bakanı yurt içindeki terörist
sayısının 180’in altına düştüğünü açıkladı. 2027’de yine diyeceğiz ki 2022’den bu yana 15
bin terör örgütü mensubu etsiz hâle getirildi. Bunları çok konuşmaya devam
ederiz. Bir zamanlar bir avuç eşkıyaydı. Öldür öldür bitmedi. Ne oldu? Sonra
dışarıdan müdahaleler olmaya başladı. Emperyalistler kullanmaya çalışıyor. Memlekette bu gibi sonuçlar doğuran sorunları çözme konusunda
bir irade ortaya konulmaz, dış güçlerin ya da emperyalistlerin içeriye elini sokması engellenemez. Kendi sorunlarınızı adalet temelli
çözeceksiniz. Birileri yanlış yol ve yöntemlere başvuruyor diye çözümü
ertelemeyeceksiniz. Çözümü şarta bağlamayacaksınız.
NG: Yeni bir açılım mı olsun istiyorsunuz?
ZY: Yeni bir açılım değil. Sorunlar çözülsün, diyoruz. Bunun adı
açılım olmak zorunda değil. Sorun neyse kökenine inilmeli ve bu sorun çözülmeli.
NG: Nasıl çözülmeli? Yeni anayasa mı yapılmalı? Toplumsal
uzlaşıyı sağlayacak ne gibi adım atılmalı?
ZY: İşin anayasal ve yasal tarafı var. Sadece
idari tasarrufla çözülebilecek hususlar da var. Ama her şeyden önce bu konunun çözülmesiyle ilgili ortaya bir irade koyulması lâzım. Hatırlarsanız bir ara Akil
İnsanlar Heyeti oluşturuldu. Bu heyetler memleketi dolaştı. Peki o heyetlerin nasıl bir çözüm önerdiğine dair hükûmetten bir açıklama geldi mi? Hayır. İnsanlarla konuştular. Ama yedi coğrafi bölgenin
tamamında... "Sorun nedir? Size göre eksik olan nedir? Yapılması gereken nedir?" sorarak bilgi topladılar. Bütün bu bilgileri raporlar hâlinde götürüp hükûmetin önüne
koydular. Yani meselelere ilişkin aslında vatandaşın ne istediği konusunda
hükûmetin elinde yeterince done var. Biz yıllarca bu çağrıyı yaptık. Dedik ki;
elinizdeki doneleri koyun masanın üzerine bir tasnif yapın. "Vatandaş
şunları şunları istiyor. İstediği hususlardan şunlar makuldür. Yapılması
gerekendir. Biz bunları yerine getireceğiz. Şunları şunları da talep etmiş.
Bunlar da yapılabilecek şeylerdir fakat bunlar için zamana ihtiyaç vardır.
Toplumun buna hazır olması gerekir. Bunların toplumda tartışılması gerekir. Esasında bu sorunları bugünden çözmek istersek yine zamana
ihtiyaç var. Bunun hukuki alt yapısını hazırlama anlamında da zamana ihtiyaç
var. Bunları da biz çözeceğiz ama zamana ihtiyaç var. Şu şu taleplerde absürt
taleplerdir. Olmayacak karşılanmayacak taleplerdir kardeşim. Böyle şey olmaz." " şeklinde açıklama yapın. Millet hangi taleplere olumlu yaklaşıldığını hangilerine olumsuz yaklaşıldığını görsün. Bunlar kamuoyunda tartışılsın. Mesela çok basit bir şey söyledik. Merhum İskilipli Atıf Hoca. Allah şehadetini mübarek eylesin. İstiklâl
Mahkemeleri tarafından idam edildi. Şapka kanunundan önce yazılan "Frenk Mukallitliği ve Şapka" isimli risalesi nedeniyle idam cezası verildi. İdam cezasını ifa etmek suretiyle şehit ettiler
onu. Ne oldu sonra, hükûmet kanun değişikliği falan yapmadı. Ama İskilipli Atıf
hocanın mezar tespiti yapıldı. Memleketi İskilip’te bir anıt mezar yapıldı ve
naaşı oraya nakledildi. İskilip Devlet Hastanesi’ne İskilipli Atıf Hoca
Hastanesi ismi verildi. Bununla şu adımı attı: İstiklâl Mahkemeleri’nin kararı
aslında bir yargı kararı değil. Siyasi muhalifleri veya tehlikeli görünen
insanları bertaraf etmenin bir kılıfıydı. Gerçekten İstiklâl Mahkemeleri, mahkeme değildi. Şark İstiklal Mahkemeleri’nin vermiş olduğu kararların temyizi
de mümkün değildi. İstiklâl Mahkeme kararı derhal infaz edilecekti. Şarkta da
bir sürü insan, oradaki halkın saygı duyduğu çok saygıdeğer insanlar asıldı, idam edildi. Onlarla ilgili aynı şeyi yapmak için anayasayı
değiştirmeye gerek yok ki... Mezar yerleri belli olmayan insanlar var. Mesela Seyit
Rıza mesela Şeyh Sait. Hadi onlar İstiklâl Mahkemeleri tarafından idama mahkum
edildi. Mesela Said-i Nursi... Mahkumiyet kararı bile yok. Ama mezarında bile rahat
bırakılmadı ve mezar yeri belli değil. Siz farklı gözle bakabilirsiniz ama
oradaki insanlarımızın, oradaki vatandaşlarımızın bunlara çok büyük saygısı var. Devlet arşivlerinden bunların mezar yerini tespit edip "Mezarları şurasıdır." deseniz ne olur? Anayasa değişikliğine ihtiyaç var mı?
NG: Terörün sebebi bu mi sizce? Yani terör azalacak mı o zaman?
ZY: O yöntemlere başvuran insanların taban kaybetmesi böyle olur.
Tek başına bunlar zemin kaybettirir demiyorum elbette. Küçük misaller
veriyorum. Mesela Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında üç kıtaya yayılan Osmanlı
topraklarını parça parça eden, tek bir millet olan insanların arasına suni
sınırlar çizenlerden Sykes-Picot; Lübnan, Suriye, Irak diye cetvellerle sınırlar çizmesine rağmen bu insanların dilleri Türkiye’de konuşuluyor değil mi? Uçağa biniyorsunuz, Sykes’ın diliyle anons
işitiyorsunuz. Ankara, İstanbul’dan; Diyarbakır, Van, Şırnak, Hakkari, Bingöl ve Batman’a giden uçaklar Türkçe ile beraber bir de
Kürtçe anons yapsa ne olur? Memleket bölünür mü? Hayır. Ama bir rahatlama sağlanır. O sınırları aramıza zorla çizen, o gün Anadolu'daki herkese silah doğrultan, saldıran, öldüren İngiliz’in diliyle anons yapılıyor. Bugün diğer
kardeşinizin dilini yok sayıyorsunuz. Sonra o İngiliz geliyor bu sefer hiç silah kullanmadan iki
kardeşi birbirine çatıştırıyor. Kürt ile Türk’ü birbiriyle çatıştırmak için
zemin buluyor.
NG: İç politikayı burada bitirelim. Dış politikaya hızlıca bir
giriş yapalım isterseniz. Bir saati geçtik. Daha da fazla vaktinizi almak
istemiyorum. Birçok mesele var, hepsini birleştirmek de istemiyorum da, sizce
Türkiye dış politikada şu an nasıl?
ZY: Dış politikayı kompartımanlara ayırmadan "Türkiye’nin dış
politikası iyidir ya da kötüdür" demek yeterli ifade edilemez.
NG: Kolaylaştırmaya çalıştım. Türkiye, Avrupa Birliği ile bir yol
gitmeye çalıştı. Yasalar yaptı. Bazılarına eleştiri getirdiniz. Biraz Türkiye’den biraz Avrupa Birliği’nden kaynaklı olarak Avrupa Birliği süreci göçmen meselesine takılıp kalarak tıkandı. Siz Türkiye’nin Avrupa Birliği macerasını
nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir nihayete ermesi için Türkiye bir adım atmalı mı
yoksa aksine bu işi bitirmeli mi?
ZY: Türkiye bu hâlde
olduğu müddetçe Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne almayacaklar. Türkiye kendisi olmaktan çıkıp ya da bu halk kendisi olmaktan
çıkıp onlara benzer ya da onlara köleliği kabul ederse o zaman belki alırlar.
Şunu unutmayalım: Avrupa ırkçıdır. Şu son Rusya-Ukrayna savaşında biraz daha
belirgin bir şekilde bu ortaya çıktı. Bu insanlar ölüyor, üstelik bunlar bizim gibi
sarışın, mavi gözlü... Esmer olanların ölmesi onlar için sadece istatistiktir. Onlar için problem yok. Sığınakta doğum yapan kadını ballandıra ballandıra bizim televizyonlarımızda bile anlatıldı. Bu ezikliktir. Öbür taraftan ise her yerde düğün konvoyları, taziye evleri, okullar vuruldu. Avrupa bunlara ses çıkarmadı.
Bunları alkışladı. Avrupa işte budur. Bunları görelim. Irkçıdır. Hürriyeti, özgürlüğü, zenginliği kendisine ister. O zenginlik için
Afrika’yı bile hâlâ daha sömürmeye devam ediyor. Afrika’nın yeraltı ve yerüstü zenginliklerini
sömürüyor. Eğer sizi ucuz iş gücü veya pazar olarak kendisine lâzım görürse
sizi kaybetmemek için o konumda tutar. Arada ağzına bir parmak bal çalar. Yoksa asla sizi kendisi gibi görmez. Çünkü
ona göre siz barbarsınız. Hatta ona göre belki siz yarı insansınız. Yani tam
insan olmak için önce onların değerlerini kabul etmek gerekiyor. Onların
değerlerinin de kendilerine bile faydası yoktur. Avrupa Birliği çöküyor. Bize
göre Türkiye o enkazın altında kalmak istemiyorsa ya da bütün bütün başkalaşıp
kendisi olmaktan çıkmak istemiyorsa Avrupa Birliği macerasına artık son
vermelidir. Merhum Aliya İzzetbegoviç’in şu sözünü hatırlatmakta fayda var:
Savaş ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir. Biz onlara benzersek
kaybederiz.
NG: Türkiye için alternatif bir öneriniz var mı?
ZY: Türkiye, İslâm ülkeleri arasında bir birliğin kurulması
konusunda öncülük yapabilir. D8 projesi gayet iyi, başarılı bir projedir. Bu
geliştirilmelidir. D8 büyüyerek belki bütün İslâm ülkelerini kendi çatısı
altında toplamayı başarabilir.
NG: Ekonomik temelli bir İslâm Birliği diyorsunuz.
ZY: Belki işe ekonomiden başlarsınız.
NG: D8 ekonomiydi. Zaten İslâm İşbirliği Teşkilatı var.
ZY: Önce ekonomik temelli bir birlik kurulur. Onun üstüne bir kültür koyulur sonra zaman içerisinde askeri
yönü de olan bir askeri pakt şeklinde de örgütlenir. Ortak bir pazarı, ortak bir parası sonra da
ortak bir ordusu olan bir birliğe dönüşebilir. Dönüşmelidir. Eğer İslâm
ülkeleri, Müslümanlar; kendi özüne dönerse ama şekli sınırlarla kendilerini
hapsetmeyip İslâm’ın özünü yakalarlarsa bunu yapabilirler. İnancımız bize bunu
emrediyor. Müminler ancak kardeştirler. Kardeşlerin kendi kardeşliğini
hatırlamasında fayda vardır. Birbirlerine destek olmalılar. Şu andaki mevcut
küresel sistem Müslümanları da, Afrika’daki Hristiyanları da, Güney Amerika’daki insanları da sömürüyor. Zengin Kuzey, Güney’in aleyhine bunu işletiyor. Onlardan herhangi birisi Rusya’ya bir kınama mesajı bile çıkaramadılar.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyesi var. Bu üyelerin
dördü Hristiyan, biri de çoğunluğu inançsız olan Çin... O Hristiyanların önemli
bir kısmı aynı zamanda Yahudilere hizmet etmek için onlara toz kondurmamak için
canhıraş bir mücadele veriyorlar. Özellikle ABD, İngiltere ve Fransa... Rusya da
onların aleyhine çok bir şey yapmıyor. Çin, şimdiye kadar zaten çok pasif bir
dış politika izledi. "Ben onlara karışmıyor. Ben işime bakayım. Ben büyümeme
bakayım." modunda. Bu sistem dünyaya adalet getirmedi. Eğer dünya adalet gelmesini
istiyorsa İslâm ülkeleri güçlerini bir araya getirmeliler. Hem kendileri zulümden kurtulabilir hem de kurtuluş bekleyen, kurtarıcı bekleyen bütün mazlumların
gözü aydın olabilir.
NG: Türkiye mi kursun diyorsunuz?
ZY: Türkiye bunu tek başına kuramaz. Türkiye buna öncü olabilir.
Öncü olmalı. D8’e de Türkiye öncü oldu. D8 üyeleri; Malezya, Endonezya,
Bangladeş, İran, Türkiye, Mısır ve Nijerya İslâm ümmetinin üçte ikisini
oluşturuyor. Zenginlik olarak da çok iyi durumdalar. En büyük ekonomilerden
birkaç tanesi bunun içindedir. Yeraltı ve yerüstü zenginliği yeter. İnsan
kaynağımız da var. Ama bizim bir eksiğimiz var. Kardeşliğimiz eksik. Onu hatırlarsak
gerçekten birbirimize kardeşçe davranırsak İslâm Birliği hayal değil.
NG: Türkiye’nin ABD ve Rusya politikasına nasıl yaklaşıyorsunuz?
ZY: İkisi de emperyalisttir. İkisi de
ellerine güç geçirdiklerinde sınır falan tanımazlar. Türkiye bunlarla ilişki
kurduğunda bu yönlerini bilerek ilişki kurmalıdır. Onların arasındaki savaşa da
taraf olmamalıdır. Şu anda Ukrayna üzerinde ABD ve Rusya çatışıyorlar. Daha
önce başka çatışma alanları oldu. Suriye, bunlardan bir tanesi... Hâlâ da devam ediyor.
Ama dikkat edin Rusya ve ABD hiç birbiriyle savaşmadılar. Hatta Almanlar,
Rusları vurduğu zaman ABD, Almanları vurdu. Dünyada kendi hegemonyalarını kurmak
için diğer ülkeleri kullanmak istiyorlar. Türkiye, hiç kimseye asker olmamalı. Türkiye, kendi milletinin ve ümmetinin
çıkarları neyi gerektiriyorsa o şekilde hikmetle hareket
etmeli. Onlardan birinin çıkarları için savaşmak bizim işimiz değil.
Aralarındaki savaş da bizim savaşımız değil.
NG: NATO ile ilişkilerimizi nasıl değerlendiriyorsunuz?
ZY: NATO askeri bir ittifak. Türkiye de bunun üyesi. Fakat bu
askeri ittifakın Türkiye’ye askeri yönden nasıl davrandığını herkes görüyor.
Belki Türkiye’nin NATO üyeliği de aslında tartışılmalı. Gözden geçirilmelidir.
Fakat NATO’nun kurallarından bir tanesi herhangi bir üyenin tek başına
genişlemeye muhalefet etme hakkı vardır. Belki Türkiye etrafından kuşatılmaması
için şu anda NATO içerisinde duruyor ama şu anda Türkiye’ye bir saldırı olursa
beşinci madde de NATO’nun patronu ABD’nin hesabına gelirse işletiliyor. Yoksa
işletilmez. Hatta belki NATO fırsat bulsa, zamanı kendisi için elverişli görse
Türkiye’ye saldıran bazı uluslara yardım bile edebilir. Türkiye’nin bunu
bilerek adım atması lâzım.
NG: PKK zaten bu güçlerden biri değil mi? Suriye’de PYD’ye silah
yardımı yapıyor.
ZY: Onu yapıyor. Ben devlet bazında söylüyorum. Yunanistan’ın
Türkiye sınırında NATO’nun o kadar asker yığması, ABD’nin oraya konuşlanması basit
bir hadise değildir. Herhangi bir örgüte verilen silah yardımı gibi değil. Çok
acı sonuçları olur. Yani devlet olmayan bir örgütün sayısı ve elindeki
silah ne olursa olsun devlet hâline gelmemiş bir örgütün yapmış olduğu
eylemler ya da saldırılar ile iki devletin birbiri ile çatışması asla birbiriyle kıyas edilemez. Küçük de olsa neticede bir devlet var karşıda. Hava kuvvetleri,
füzeleri, hava savunma sistemleri varsa işin
rengi değişiyor. Örgüt sizi vuruyor ama siz uçakları gönderdiğinizde uçaklara
karşı yapabilecekleri bir şey yok. Elindeki silahlar ne kadar büyük olursa olsun
onun menzili sınırlıdır. Ancak menzile girince vurabilir. Ama devlet böyle
değil. Füzeler, uçaklar, hava kuvvetleri böyle değil.
NG: Suriye meselesine girmişken oradan devam edelim. Suriye
politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz.
ZY: Suriye politikası bize
göre Türkiye’nin dış politikasının en kötü alanlarından biri... Suriye’deki
olaylar başladığından bu yana aynı şeyleri söylüyoruz. Suriye’deki olayların
büyümesi, karışıklığın artması, kaosun uzaması başta Türkiye olmak üzere bütün
komşu ülkelerin zararına olacaktır. Hepsine zarar verecektir. Nihayet
geldiğimiz noktada bu artık körler tarafından bile görülüyor. Yani ben âmâlardan bahsetmiyorum. Siyasi körlükten bahsediyorum. Herkes gördü bunu,
herkes bundan zarar gördü. Olay devam ettiği müddetçe bunun zararları daha
geniş halkalara yayılacak. Bu kaos sadece Siyonistlere yaradı.
NG: Beklentiniz ne? Türkiye ne yapmalı sizce?
ZY: Barışın bir an önce tesis edilmesi, çatışmaların bitmesi için ne gerekiyorsa o yapılmalıdır. Buna Esed ile görüşme bile dâhil.
Türkiye, doğrudan doğruya Esed’i karşısına alıp bu şekilde bir konumlama içinde
olmasaydı da olayların bastırılması yani durdurulması, sakinleştirilmesi mümkün için Suriyeli muhalefete "Siz bu işi silahla çözemezsiniz. Bu doğru bir yöntem değil. İç savaş
savaşların en kötüsüdür. Siz durun." denilseydi. Hükûmete de "Millete gına gelmiş. Bu iş
silahlı çatışmaya doğru gidiyor. Aklını başına topla. Bu Suriye için bir yıkım
olur. Vatandaşın bazı talepleri var kardeşim. Beraber oturalım bu işe bir çözüm
bulalım." denilseydi belki Esed şimdiye kadar on defa gitmişti.
NG: Bunları söylediklerini açıkladılar.
ZY: Suriye'nin bütün komşuları Esed'i sadece Suriye'de serbest seçimlerin yapılması için zorlasaydı Esed buna karşı
direnemezdi. Ama olmadı. Olamadı. Suriye harap oldu, yıkıldı. Türkiye, Lübnan,
Irak, İran, Suudi Arabistan, Mısır yani herkes zarar gördü. Suriye bu kadar
karışık olmasaydı belki Mısır’da Mursi’ye karşı bu darbe yapılmayabilirdi.
NG: Türkiye Arap coğrafyası ile bir yakınlaşma içerisine
girmişti. Avrupa Birliği'ne aday ülke olunmasıyla birlikte bunun ekonomik yansıması da oldu. Ama
sonra devamı gelmedi ve Türkiye’nin ilgisi bir anda güneyden daha doğu,
kuzeydoğuya yani Kafkaslara, Türk devletlerine kaydı. Türk Konseyi’ni Türk
Devletleri Teşkilatı olarak dönüştürüp buraya odaklanıldı. Hatta Çin ile
birlikte Kuşak Yol Girişiminin bir partneri olarak oralarla ekonomik bir ilişki
de kurma sürecine girildi. Türkiye’nin Azerbaycan’da Karabağ meselesine verdiği desteği ve Türk devletleri ile yakınlaşma politikasını nasıl
görüyorsunuz?
ZY: Türkiye’nin Azerbaycan ile yakınlaşması ve askeri destek
vermesi tabii bir şey. Diğer doğu açılımı da... Hem kültürel hem inanç yönünden
pek çok benzerliklerin olduğu topluluklarla ya da onların oluşturdukları
devletlerle ilişkilerin diğerlerine göre biraz daha ileri seviyede olması
tabiidir. Hatta belki beklenendir. Çin ile ticaret ilişkilerinin gelişmesi ve
yeni Kuşak Yol projesinin hayata geçirilmesi de bize göre doğru ve yerinde bir adımdır. Çıkarınıza olduğu müddetçe tüm ülke ve topluluklarla ilişki geliştirebilirsiniz. Ama karşılıklı olarak birbirinizden istifade edeceğiniz alanlar
varsa birbirinize alıp satacağınız mallar varsa ya da ticaret yolları üzerinde
siz bir lojistik merkezi haline geldiyseniz o zaman siz bundan ciddi bir fayda
görürsünüz. Bunları olmalı elbet. Zaten dış politikanın dünyada genel geçer
ekseninde "çıkar" vardır. Her memleket, her millet
kendi çıkarını düşünür. Fakat, bunun bir istisnası var. Çıkar uğruna zulme taraf
olunmamalı. Hiçbir ülke, hiçbir millet, hiçbir insan kendi saadetini başkasının
felaketi üzerine inşa etmemeli.
NG: Doğu Türkistan için mi söylüyorsunuz?
ZY: Doğu Türkistan da dâhil. Zulme taraf olmamalı. Zulme engel olabiliyorsanız
olmalısınız. Olamıyorsanız en azından taraf olmamalısınız, destek
olmamalısınız.
NG: Türkiye tam söylediğiniz gibi bir pozisyonda değil mi?
ZY: Türkiye engel olamıyor. Bazı yerlerde taraf olma pozisyonuna
doğru kayıyor. Siyonist rejimle ilişkiler Siyonist rejimi cesaretlendirir.
NG: Doğu Türkistan’dan bahsetmiyorsunuz.
ZY: Doğu Türkistan ile ilgili de Türkiye'nin yapabileceği başka şeyler
olmalı. Şimdi aradaki bu ticari ilişkilerden dolayı veya işte şu anda belki
Türkiye’nin Batı dünyasıyla ilişkilerinin limoni olmasından dolayı Çin ile de
arayı bozmak istemediği için Doğu Türkistan’daki olaylara biraz gözünü kapatıyor.
NG: Afganistan, Taliban meselesine nasıl bakıyorsunuz? Orada Türkiye
çok ciddi bir sorumluluk almaya çalışıyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz?
ZY: Amerika'nın Afganistan'ı terk etmesinin her hâlükârda
iyi olmuştur. Amerika orada işgalciydi ve onun Afganistan'dan çıkmak zorunda
kalmış olması işin en sevindirici tarafıdır. Birileri Amerika'nın oradan
çıkmasını, ardından Taliban’ın iktidara gelmesini sanki
büyük bir felaketmiş gibi göstermeye çalıştı. Bu zinhar yanlış bir şeydir. Taliban'ın 1996-2001 yılları arasında yapmış olduğu çok yanlış
vardır. O ayrı bir şey. Ama en azından Taliban, Afgandır, Afgan halkıdır. Düşüncelerine, yöntemlerine katılırsınız, katılmazsınız ama ülkesini Amerikan işgalinden kurtaran insanlara yabancı bir
işgal gücü gibi muamele etmek doğru değildir. Bizim temennimiz Türkiye'nin ve Afganistan'ın iki sınır komşusu Pakistan ve İran'ın, Afganistan'ın yeni hükûmetine eski hatalarını tekrar
etmemesi konusunda yardımcı olmalarıdır. Taliban da önceki hatalarından
ders çıkardığını çok farklı vesilelerle dile getirdi, inşallah öyledir. İnşallah 1996-2001 yılındaki hatıralar tekrar edilmez. İnşallah Afganistan'da
yeni bir iç savaşın zemini oluşmaz. İnşallah emperyalistler bu sefer Afgan halkının birbirine
karşı kışkırtılması ve savaştırılmasını başaramaz. 1979 yılından bu yana 43 yıl geçti. 42 yıl boyunca Afgan halkı çok
çekti. Afganistan’da bir nesil rahat yüzü görmedi. İnşallah bundan sonra rahata
erer diye temenni ediyorum. Nasıl bir yönetimle idare edileceklerini Afgan
halkının kendisi karar verecektir. Bizim bu konuda bir şey söyleme hakkımız
yoktur. Hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur.
NG: İsrail, dediniz yarım kaldı. İsrail ile yakınlaşma süreci
ortaya çıkmaya başladı. 10 yıldır ciddi bir ayrılık vardı. Bunu nasıl
değerlendiriyorsunuz?
ZY: İsrail'in şerrinden emin olmak için onlara yaklaşmak,
onların şehirlerinin büyümesine, zararının büyümesine neden olur. İşin özeti
budur. Yani biraz önce Avrupa'nın ırkçı olduğunu söyledim. Irkçılığın zirvesi Siyonizm'dir. Avrupalılar kendilerini birinci sınıf, diğer
insanları ikinci sınıf olarak görürler ama Siyonistler sadece kendilerini insan, diğerlerini binilecek merkepler olarak görürler.
NG: Bu söyledikleriniz İsrail için değil de Siyonistler için geçerli değil mi? İsrail'de yönetimin çoğunluğunda Siyonistler var ama İsrail’de Siyonist karşıtı yapılar da var.
ZY: İsrail’deki Siyonist karşıtı yapılar Erciyes dağının
tepesindeki sivrisineklerin sayısı kadardır. O soğukta kaç tane sivrisinek kalabiliyorsa İsrail'de de anti Siyonist
olanlar o kadardır. Yani neticede İsrail’deki rejim Siyonist, işgalci bir rejimdir. İsrail diye
bir devletin varlığını kabul etmiyorum.
NG: Libya meselesine nasıl bakıyorsunuz?
ZY: Libya meselesinde Türkiye haklıdır ve doğru yapıyor.
NG: Orada Türkiye'nin bayağı bir söz hakkı oldu artık. Sonuca da
gitmeye başladı. İş artık neredeyse Hafter ile görüşmeye geldi. Böyle bir adım
atılmalı mı sizce?
ZY: Hafter kendi iradesiyle hareket eden bir adam değil.
NG: Değil.
ZY: Bence Hafter kendi vazifesini tamamladı. Batı, Hafter’in çok
bir işe yaramadığını görmüştür umarım.
NG: Hafter’e hâlâ petrol parası gidiyor. Para gittiği sürece
çatışma devam eder.
ZY: Batı'nın gözünde petrol, Müslümanlardan çok daha değerlidir.
NG: Evet
ZY: İnşallah bütün Müslümanlar bunu görür.
NG: Ermenistan meselesi var. Ermenistan ile normalleşme
adımları atmaya başladık. Ne kadar doğru, ne kadar yanlış, ne kadar gerçekçi o
başka bir boyut ama pozitif bir gündem oluşturulmaya çalışılıyor gibi... Bunu nasıl
değerlendiriyorsunuz?
ZY: Komşularla iyi geçinmek dış politikanın hedeflerinden biri
olmalı. Eğer birisini kendinize dost yapamıyorsanız onu düşmanlıktan
vazgeçirmek büyük bir başarıdır. Ermenistan ile ilişkilerin
geliştirilmesi olumludur. İlişki içerisinde olduğunuz bir ülkenin yanlıştan dönmesi
konusunda biraz daha fazla inisiyatif sahibi olabilirsiniz. Hiç ilişkinizin
olmadığı bir ülkede yanlış bir şey olduğunda ise ona müdahale etme, onu düzeltme
şansını da bulamayabilirsiniz.
NG: Ermenistan, Türk Dünyasının
ortasında kalan bir devlet. İran ve Rusya burada yaşamasını istiyorlar. Birbirini koruyan bir hat hat çizilmiş. Ermenistan, bu hattı
Türkiye ile yakınlaşarak ve Zengezur koridoru ile farklı bir boyuta taşımaya
çalışıyor. Görüldüğü kadarıyla artık başka ülkelere bağımlılığını bitirmek istiyor. İran da Rusya’da bunu istemiyor. Türkiye hem Suriye'de çatışma durumuna bağlı olarak Rusya ile ilişkilerin dengeli götürüyor hem Azerbaycan ile koordineli olarak Ermenistan ile yakınlaşmayı sürdürüyor hem de diğer taraftan Amerika’nın İran ile yürüttüğü nükleer
müzakerelerin sonuca ulaşmasıyla birlikte İran'ın bölgedeki yükselişine karşı İsrail ve Arap devletleri ile yakınlaşarak kendisini hazırlıyor. Müzakerelerin olumlu sonuçlanmasıyla birlikte İran'ın artık sistemle barışık hâle gelerek dünya tarafından kabul görmesi durumunda Türkiye-İran ilişkilerinin nereye evrileceğini düşünüyorsunuz? Sizce Türkiye nasıl konumlanmalı?
ZY: Batı ve Amerika ile İran'ın arasının çok gergin olduğu
dönemlerde bile Türkiye'nin İran ile ilişkilerini bozmasının doğru olduğuna inanmadık. Ermenistan'ın Karabağ işgali döneminde Türkiye ve Azerbaycan'a karşı
tavrına rağmen Ermenistan ile ilişki kurmak ve ilişkileri iyi tutmanın iyi olduğunu söylüyoruz. Türkiye ile İran'ın 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla çizilen neredeyse 400 yıllık bir sınırı var. O gün
bugündür Türkiye ile İran arasında bir savaş olmamış. İran’da Batının istemediği bir rejim hüküm sürüyor diye Türkiye, İran
ile ilişkilerini bozmak zorunda değil. Batı, Türkiye'nin dostu değil. Batı, Türkiye'yi
kendi safında tutup kendi düşmanlarına karşı ileri uç karakolu olarak kullanmak
istiyor ve Türkiye bu vazifeyi yaptığını müddetçe Batı'nın gözünde değerli. İran
bizim komşumuzdur. Sınırın iki tarafında da özellikle sınır boylarında Türkiye'deki en kalabalık iki etnik grup
gibi Türkler ve Kürtler var. Belki İran’ın
üçte birinden fazlası Türk ve Kürt’tür. Türkiye’nin içerisinde ciddi oranda Kürt nüfus var. Halklar arasında hiçbir problem yok. Oradaki sistem ile ilgili
ya da sistemin bazı politikalarıyla ilgili sizin itirazlarınız var diye bunu
düşmanlık politikasına dönüştürmek ya da o tarafa doğru gidecek adımlar atmak Türkiye’nin
de İran’ın da faydasına değil. "Türkiye ve İran bölgesel güç olarak
birbirlerinin rakibidirler. Birinin zayıflaması diğerini güçlendirir." tezi bize
doğru gelmiyor. Biz göre bu bölgesel anlamdaki politikalar, birbirleriyle çatışmadan
yürütebilirlerse birlikte de yükselip güçlenebilirler. Bu senaryo küresel
güçlerin hesabına gelmediği için birbiriyle çatıştırmak istiyorlar. Irak, Kuveyt’i işgal etti sonra Irak’ın işgalinden dolayı savaş açıldı. İran ile
Irak arasında 8 yıl boyunca savaş oldu. Bunları görüp ona göre adım atılmalı.
NG: Kürt meselesini açtığınız için söylüyorum. Bölgede
Türkmenler, Kürtler üzerinden, Azeri Türkleri üzerinden etnik temelli bir denge
kuruluyor. Böyle baktığınız zaman hep Kürtler konuşuluyor. Türkiye’de doğu
vilayetlerinde bir devlet kuracaklar mı ya da otonom bir şey kurabilecekler mi?
Bununla ilgili hedefler nedir? İran’da zaten bunlara bir eyalet verilmiş
durumda bir yönetim var. Irak tarafındaysa IKBY ile otonom bir yapı var. Ama
buna rağmen bölgede Türkmenlere ilişkin herhangi bir otonom yapı yok. Halbuki
Türkmenlerin gerek Suriye’de gerek Irak’taki varlığıyla bölgede devlet kurabilecek
kadar çoğunluğu var. Ama Kürtler ile ilgili ortaya koyulan bu devletleşme sürecine
karşı Türkiye bir Türkmen devletini gündeme getirmiyor. Böyle bir ideal
Türkmenler arasında Türkmeneli Devleti olarak çokça konuşulur. Siz bölgenin
böyle bir denklemle hareket etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz. Hep etnik
temelli bir yaklaşım var. Bunun bölgeye bir fayda sunacağını veya bundan çıkmak
için başka bir adım atılması gerektiğini düşünüyor musunuz?
ZY: Bölgedeki devletler eğer ulus devlet paradigması içerisinden
çıkmazsa, siyaseti etnik temel üzerinden yürütürse o zaman farklı etnik kökendeki
insanlar kendi ulus devletini kurmak ister ya da siyasi meseleleri
bu temelden konuşmaya başlar. Dışarıdan da birileri bunların üzerinden bir denge
kurmaya çalışır. Irak’taki Türkmenlerin sayısı ne kadar? Yani bir devlet
kuracak kadar var mı? Bilmiyorum. Ben onu görmedim. Irak’taki Türkmen
partileriyle de görüştüm. Çok sayıda Türkmen parti var. Orada gittiğimizde falanın
etnik kökeni şudur, filanın etnik kökeni şudur diye bir ayrım yapmıyoruz. Bize
göre bu coğrafyanın topraklarında yaşayan insanların tamamı hangi etnik kökenden gelirse gelsin, hangi mezhebe mensup olursa olsun neticede binlerce yıldır birlikte yaşıyoruz ve bundan sonra da birlikte yaşamaya devam edeceğiz. Bizim
aramızdaki sorun da bu. Etnik ve mezhepsel temelde tartışmayı bırakıp adalet
temelinde sorunlarımıza çözüm bulmamız gerekir ki birileri böyle denge
politikaları güderek bizi birbirimize karşı kullanmasın. Birini ötekine karşı
düşmanlaştırmasın. Bu ulus devlet paradigması bizim ayağımıza vurulan
prangaların bir tanesidir. Bu sorunların çözümsüzlüğü bölge üzerinden hesap
yapan emperyalistlerin ekmeğine yağ sürüyor.
NG: Arap devletlerinin son dönemde yakınlaşmasını nasıl
görüyorsunuz? Türkiye’den ziyade o taraftan gelen bir şeyler var. Bunun arka
tarafında da Amerika’nın bölgeye
olan ilgisinin kaybolmasıyla birlikte İran’ın yükselmesi getireceği güvenlik endişeleri olduğu görülüyor. Arap devletlerinin bu yaklaşımını samimi görüyor musunuz?
İslâm Birliğinden bahsettiniz ama ortada hep bir reel politik var. Bu İslâm
Birliği’ni realize edecek bir niyet görünmüyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
ZY: Avrupa’da son yüz yıl içinde iki tane savaş yaşandı ikisine dünya savaşı dendi. Avrupa’nın nüfusunun çok
önemli bir kısmı bu savaşlarda öldü ya da sakat kaldı. Şehirleri yıkıldı,
altyapısı yok oldu. Ama İkinci Dünya Savaşının bitmesinden birkaç yıl sonra
Avrupa ülkeleri bir araya geldi. Yeni bir sayfa açtı. Ufak ufak ilerlediler. Kömür-Çelik Birliği sonra Avrupa
Ekonomik Topluluğu sonra da Avrupa Birliği... Şimdi ortak bir para kullanıyorlar.
Herhangi bir ülkeden aldığınız vizeyle bütün Avrupa ülkelerini dolaşabiliyorsunuz.
Sınırlar silikleşti. Ekonomiler ve savunma sistemleri birbirine entegre oldu.
Ortak bir mahkeme kurdular. O mahkeme herhangi bir Avrupa ülkesindeki olayı yargılıyor. İslâm ülkelerinin arasında ne olmuş da "Müslümanlar bir araya gelemez." diyoruz. Bizi bu yargıya götüren şey nedir? Geçtiğimiz 50 yıl
içerisinde Irak-İran savaşının dışında hangi İslâm ülkesi birbirleriyle çok uzun
süreli veya çok kanlı bir savaş girdi. Var mı böyle bir şey? Yok. Bahsettiğiniz
İslâm ülkelerinin bir kısmı bundan yüz yıl önce zaten aynı sınırlar içerisinde
aynı kişiler tarafından idare ediliyordu. Halkların birbirleriyle bir problemi
yok. Ama birileri ısrarla; "Bu hayaldir, bu mümkün değildir, çıkarları
farklıdır." diyor. Fransa ile Almanya’nın çıkarları örtüşüyor mu? Fransa ile İngiltere,
Almanya ile Fransa kaç defa birbirleriyle savaştı. Birbirlerinden ne kadar insan
öldürdüler. Sadece iki dünya savaşında yüz milyon insan öldürdüler. Dile kolay.
6 yıl süren İkinci Dünya Savaşında günlük ortalama 22 bin 500 kişi öldü. Ama
adamlar oturdular birlikte hareket ediyorlar. Avrupa Birliği’nin lokomotifi iki
ülke olan Almanya ile Fransa’dan bahsediyoruz. Amerika Başkanı geliyor
Fransızlara, "Biz olmasaydık siz şimdi Almanca konuşuyor olacaktınız." diyor. Yani Almanlar sizi işgal etmişti, diyor. Aralarında bu kadar kanlı savaşlar
yürütmüşler ama şimdi birlikte yürütüyorlar. Çoğu kişi AB'ye Hıristiyan Kulübü diyor. Mezhepler arası savaşlar yaşadılar. İngiliz Kralı'nın veliaht olan Katolik oğlu tahta geçecek diye İngilizler kazan kaldırdılar Protestan
kızını onun yerine Kraliçe yaptılar. İrlanda ile İngiltere birbirleriyle
savaştı. Çok kanlı savaşlar yaşandı ama şimdi birlikteler. Ne var Müslümanlar
arasında? Paylaşamadığımız ne var? Şahsi ihtirasları bir kenara bırakırsanız
hepsi Arap olan kaç tane ülke var.
NG: Demokrasi yok çoğunda... Yönetimler halkı ne kadar
temsil ediyor?
ZY: Sorun orada. Yönetimler halkı temsil etmiyor. Krallıklar
hâkim. Batı onları ayakta tutmazsa ayakta kalamazlar. "Küçük
olsun benim olsun." diyorlar.
NG: Nasıl bir araya gelinecek? Batı destekli
olduğunu söylüyorsunuz. Eğer bir İslâm Birliği ile bir araya gelinmek istenirse Batı’nın bu devletler üzerinde ortaya koyacağı tavır belli. Oralar demokratikleştirilmeye çalışıldı. Türkiye bunu yapmaya çalıştı.
ZY: BRICS var. Çin demokratik bir ülke mi?
NG: Ekonomik olarak demokratik bir ülke. Kapitalist sistem olduğu
için zenginleşebilirsiniz. Burada zenginleşemiyorsunuz.
ZY: Orada zaten zenginsiniz. Vatandaş zaten zengin.
Birleşik Arap Emirliklerindeki kimse çalışmıyor. Herkes maaş alıyor. Hiç kimse
çalışmıyor. BAE, Katar, Kuveyt’te de öyle...
NG: Doğru o devletler öyle ama bahsettiğimiz mesele coğrafya
üzerinden olacak. İşin içine Mısır giriyor, Arabistan giriyor...
ZY: Suudi Arabistan’da çalışanlar Sudanlıdır, Mısırlıdır ya da
Bangladeş’ten ya da Uzak Doğu’dan gelen insanlardır. Taylandlılardır. Suudi
Arabistanlılar çalışmaz.
NG: Çalışmayan bir toplumla nasıl bir birlik kuracaksınız?
ZY: Siz "Bu ülkeler asla bir araya gelemez." diye kararınızı vermişsiniz. Ben kararınızı değiştirmeye çalışmam.
(Karşılıklı gülüşme)
NG: Ben karar vermiş değilim. Gerçekler var. Pratikler var.
Onlara istinaden söylüyorum.
ZY: 1944’te Avrupa on yıl içerisinde birlik kuracak deseydiler
kimse inanmazdı. 1988’de birkaç yıl içinde Sovyetler Birliği dağılacak dense
kimse inanmazdı. Başarmak için önce inanmak gerekiyor.