9 Ağustos 2024 Cuma

MERKEZ BANKASI’NIN HATA PAYI

 

Merkez Bankası Başkanı Dr. Fatih Karahan 3.çeyrek Enflasyon Raporunu sundu.

Herkes gibi merakla dinledim.

Soru cevap kısmında cevabı merak edilen iki soru vardı.

Biri Ekonomi Gazetesi’nden Alaattin Aktaş’ın sorusuna cevap veremeyen TÜİK’in, enflasyon hesaplaması konusunda akıllara getirdiği “açıklanan enflasyon oranlarına doğan güvensizliğin para politikalarına etkisinin ne olduğu” sorusuydu.

Başkan Karahan TÜİK’in EUROSTAT’a uygun hesaplama yöntemleri kullandığını ve kurum olarak da çıkan verilere güvendiklerini söyledi.

Hatta TÜİK ile Merkez Bankası arasında bir “Çalışma Komitesi” kurulduğunu da açıkladı.

Yani sevgili okurlarım!

Tabii ki yine, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!..” tadında bir olay oldu.

Aslında Merkez Bankasına haksızlık yapmamak gerekiyor.

Makro ihtiyati tedbirlerle birlikte uluslararası arenayla eşgüdümlü hareket etmeye çalışan faiz politikası noktasında başarılı bir çalışma sergiliyor.

Fakat ekonomi sadece para politikası araçlarıyla yönetilemez.

Her ne kadar Merkez Bankası bu yönetimin çok önemli bir noktasında fiyat istikrarını sağlayarak ekonominin rekabetçiliğini ve büyümesini garanti altına alma sorumluluğu taşısa da Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın genişleyici para politikası etkisi yapacak yatırım planları ile verimliliği artırmaya dönük çalışmalara kaynak ayırmak adına tasarruf planları olmadan tabii ki de bu iş olmaz!

Yürütme tasarruf için kılı kırk yaracak, Maliye de vergi kayıplarını önlemek için adil vergilendirmeden bir an bile taviz vermeyecek.

Fakat ikisinde de sorun var.

Bazı şirketlerin sosyal medyada matrahsız yani vergilendirmeye konu olacak oranda gelirleri olmadığının vatandaşça paylaşılması gerçeği ayan beyan ortaya döküyor.

Sistemi taşıyan orta ve alt gelir grubundaki vatandaştan alınan vergiler!..

Yanlış kararlarla sırf koltuğunu tutmak adına güzel bir ekonomik hava varmış(!) izlenimi vermek için para politikası hazır olmadan yapılan faiz indirimlerini sözde “Nass var! Nass!..” çıkışıyla legalleştirmeye çalışan kötü niyetin bedelini ödüyor milyonlar!...

Bunun kabul edilebilir hiçbir tarafı yok.

Herkesin susması bu gerçeği değiştirmiyor.

İnsanların korkması da yersiz.

Eşek olanın sırtına binen çok olur.

Hak, hukuk bilmek çok önemli…

Kimsenin kişilik haklarına dokunmadan sonuna kadar yapılan tüm yanlışları, en açık ve sert biçimde dile getirmek hepimizin vatandaş olarak boynunun borcu...

Yumuşak başlı olmak sadece hata yapanın cüretini artırır!..

Neyse konudan sapmayalım.

Merkez Bankası Başkanı’nın ikinci merak edilen soruya cevabı da oldukça yetersiz oldu.

Milyonlarca insanın şu an açlık ile mücadele etmesine neden olan Asgari Ücret Artışı Süreci’nde, zam oranlarının belirlenmesinde Merkez Bankası’nın pozisyonu çok etkili oldu.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, hedef enflasyona göre zam yapılacağı vurgusu yapmış, talepler neticesinde hedef enflasyon ile mevcut enflasyon arasında bir noktada uzlaşma sağlanmış ama tabii ki de her seferinde olduğu gibi iki ay sonra yapılan açlık sınırı hesaplamalarıyla verilen bu zam da atomlarına ayrılmıştı.

Burada suç ne Merkez Bankası’nda ne de Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda…

Suç tamamen yürütme tarafında…

Tasarruf kısmında gereken özenin gösterilmemesi, üstüne yatırım programlarında asgari ücretlinin temel ihtiyaçlarını sağlayacağı ürünlerin üretiminin ve temininin öncelenmemesi açıkça bir iş bilmezlik ve öngörüsüzlük

Umursamazlık demek istemiyorum çünkü artık o kısmı bambaşka bir boyuta girer.

Binlerce kişiden oluşan yürütme ile yasamada görev alan bu kadar insanın, ülkenin bazı varsıllarının vergisiz bir şekilde hayat sürmesini istediğini düşünmek, üstelik yapılan bu ekonomik hareketlilikten en çok kazanan bu kesimin, iş yaratılan krizin çözümüne gelince muaf tutulmasını umursamazlık duygusu ile ifade etmek ağır kaçar...

Faturanın yoksulluk ve yoksunluk sıkıntısı çeken halka kesilmesine bilerek ve isteyerek rıza göstermenin yükünü her yürek taşıyamaz!

Kimsenin bilerek ve isteyerek bu durumun tarafı olacağını düşünmüyorum, düşünmek istemiyorum.

Bu nedenle yapılacak olanların hesabını vermekten başlayarak ülkemizin daha da müreffeh bir devlet olmasına çabalama zorunluluğunun getirdiği sorumluluğu ben omuzlarımda hissediyorum.

Lütfen sizler de hissedin ve kendi payınıza düşeni yapın.

Siyasetin erken seçim havasına ısındırıldığı bir dönemde doğru kararların verilmesi için ülkenin kutuplarının aldığı ya da alacağı sorumluluk epey önemli olacaktır.

Bu nedenle doğru olana ulaşmak ve ülkemizin tüm unsurlarıyla birlikte ortak menfaatini aramak yegâna çabamız olmalı.

Koltuk heveslileri bu gibi yüce ülkülerden uzak olabilirler.

Ya da BOP Eş Başkanlığı ile ülkemize “eş başkanlık uygulamasını” da getirmiş olabilirler.

Önemli olan onları sarsarak kendilerine gelmelerini sağlama sorumluluğundan vazgeçmemektir.

Eğer kendilerine gelme eşiğini geçtilerse o zaman emekli ederek ülkemizin âlî menfaatlerine hizmet eden yeni isimlerle yol yürümek hepimizin boynunun borcudur.

En azından ben hayata böyle bakıyor, mesleğimi de bu ilkeler ışığında yerine getirmeye çalışıyorum.

Bu ilke ile Elips Haber’de siz değerli okurlarıma ulaşabildiğim kulis bilgilerini bir yıldan daha fazla süren yazılarımla sunmaya gayret ettim.

Elimden geldiği kadar yapıcı olmaya ve köşemin adı olan Ara Formül mottosuyla çözümlere odaklanmaya çabaladım.

Şimdi mesleki olarak önemli bir sorumluluk daha alarak farklı bir platformda yoğun bir çalışmaya girişeceğim.

Bu nedenle buradaki yazılarıma bir süre ara vermek durumundayım.

Bana bu mecrada siz değerli okurlarımla buluşma fırsatı veren Kıymetli Dostum Bünyamin Güler’e ve tüm Elips ailesine teşekkürü bir borç bilirim.

Ülkemizin daha da iyi olması için göstereceğimiz çabada siz değerli okurlarıma buradaki satırlarla ufacık bile bir faydam olduğu düşüncesiyle avunarak bir müddet müsaadenizi istiyorum.

Kalın sağlıcakla…

 

 

Bu yazı, 09.08.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

2 Ağustos 2024 Cuma

DÜKKÂN BATACAK BORÇLAR KALACAK

 

Kapitalist Sistemin büyümesi ve gelişmesi için üretimden önce tüketim gerekiyor.

Talep varlığı üretimi tetikliyor; kâr hırsı, teknoloji ve emtia kullanımını coşturuyor.

En sonunda gelişim kaçınılmaz bir çıktı oluyor.

Bu sürecin etkinliğini daha da artırmak için yani zamandan tasarruf yaparak daha da gelişmek için dürüstlük, akılcılık, etik yönetim ve adalet sistemi önemli bir yer tutuyor.

Eğer ilkeleriniz varsa ve vatandaşlar çalışarak, iyi insan olarak daha fazla kazanacakları kanaatine varırlarsa işte o zaman yükseliş hızınız katlayarak büyüyor.

Yok eğer yolsuzluk, adam kayırma, ülkeyi başka ülkelerin ya da şirketlerin arka bahçesi hâline getirme gibi gafletleriniz varsa o zaman vatandaşlar gelecek ikballerini göç ederek başka coğrafyalarda aramanın kaçınılmaz olacağı düşüncesine varıyor.

Nitekim Afrika ve Asya’da üretim araçlarını doğru planlayamayan ve bu nedenle de gelişemeyen ülkelerin vatandaşlarının diğer ülkelere yönelik göç dalgalarını yıllardır izliyoruz.

Dünyanın bir tarafında tablo böyleyken göçen vatandaşların gittiği gelişmiş ülkeler ise rekabetçilik ile sömürü düzeni arasında bir yerde konumlanıyor.

Modern toplumların neredeyse hepsinde ağır işgücü gereken tarımda göçmenlerin emek sömürüsü ucuz gıdanın temel aracı olmasına rağmen bu durum göz ardı ediliyor.

Gelişmiş ülkelerdeki seçkin insanları yücelten tablonun altındaki sömürü düzeni işte böyle yürüyor.

Devletin güçlü ve ayrıcalıklı konumunu aslında yine bir sömürü düzeni oluşturuyor.

Aynı Antik Yunan’daki gibi…

O zamanlar kölelik meşruydu.

Özgürlük ve gelişmenin şartlarını arayan filozoflar, düşünürler bu işe kafa patlatıyordu.

Fakat bu köle düzeninin getirdiği konfor alanında formüle edilmeye çalışılıyordu.

Kölelere vatandaşlarla aynı hakları vermek, bugün büyük düşünür olarak atfedilen isimlerin gündemine hiçbir zaman gelmemişti.

Bugünde bu göçmenler aynı amaçla gelişmiş ülkelerde kılıfına uydurularak köleleştiriliyor.

Gördüğünüz gibi sömürü düzeni her yerde devam ediyor.

Bunu toplumdan tamamen söküp atmak mümkün değil.

Çünkü toplumun dezavantajlı kesimi her zaman olacak ve bu kesimlerin yüksek rekabet hâlindeki yarışta geri kalmasının bir sonucu olacak.

Ya suç makinasını bir parçası olacaklar ya da sömürü düzeninin…

İkisi de olmasın diyorsanız fazla naifsiniz demektir.

Bu peşrevden sonra gelelim ülkemize…

Türkiye’nin nüfus projeksiyonları bu hafta epey gündem oldu.

Ülkemizin uzun dönemde 100 milyon dolayında bir nüfus ile varlığını sürdürmesi bekleniyor.

Gelişmiş ekonomileri incelediğimiz zaman aslında bu hiç de yanlış olmayan bir analiz.

Zira gelişen ekonomilerde alt yapının yeterli geldiği noktadan sonra kaynakların gelişim ve ileri düzey rekabet için kullanıldığına şahit oluyoruz.

Yani yeteri kadar okul, sağlık kuruluşu ve konut yapıldıktan sonra devletler artık yenilikçi sektörlere yatırım yapmaya başlıyorlar.

Türkiye’nin okullaşma ve sağlık alanında kapasitesi neredeyse tamamlanmak üzere…

Konut konusundaki en büyük sorunumuz ise maalesef deprem ve hâlâ bir türlü seferberlik hâline getiremediğimiz kentsel dönüşüm

Bu iki konu ülkemizin kısa zamanda büyümesine katkı sunacak alanlar olacak.

2040’a kadar öyle veya böyle bu konuların tamamının artık Türkiye için bir sorun olmayacağını düşünüyorum.

Ama o zamana kadar birçok gelişmiş ülkenin, rekabetçi teknoloji yatırımları ile birlikte yarışta yakalanamayacak kadar uzağa gitmesinden korkuyorum.

Benim yaptığım analizler 2035 yılından sonra ülkemizde iktidarda kim olursa olsun devletin daha rasyonel yönetileceği gerçeğini ortaya koyuyor.

Bilimsel eğitim almış kişilerin halkın çoğunluğunu oluşturduğu bir nüfus yapılanması olacağı için yönetimde bireysellik denilen mekanizma artık yavaş yavaş terk edilecek ve ortak aklı bulmak için çaba sağlanacaktır.

Bugünkü gibi; sadece gündemi değiştirmek için İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarak “sözde” toplumsal ahlâkı yüceltmeye çalışmak ya da Hayvan Hakları Yasasına “köpekleri uyutma” maddesini ekleyerek sokakları güvenli yer yapma(!) vaatleri tutmayacak.

Çünkü amaç koltukları korumak için gündemi değiştirmek…

Bilimsel temelli bir yaklaşımla sorunları tespit etmek ve uzun vadeli çözümler üretmek hiçbir zaman gündem olmadı.

Bunun nedeni de tabii ki halihazırdaki nüfus dengesinde rasyonel düşünceyi temel alan yaklaşımın tercih edilmemesinin bu tabanı konsolide eden siyasetin tercihleriyle yüksek oranda ilintili olduğu sarsılmaz bir gerçek…

Bakın bu gerçek İsrail ve Hamas arasındaki dengeyi de belirliyor.

Netanyahu’nun çoğunluğu Siyonist bir kitleden oluşan halkın taleplerini yerine getirmesi adına “soykırımcı” olması bize aykırı gelse de adam ülkesinin haklarını koruduğu için destek görüyor.

Orada yapılan mitinglerin bir kısmı vahşete karşı olsa da büyük kısmı Hamas’ın elindeki rehinelere zarar verileceği korkusuna dayanıyor.

Yani akıl mantık devreden çıktıktan sonra ahlâk ve vicdanın yapacağı bir şey yok…

Biz ahlâk ve vicdan ile doğruyu bulup akıl ve mantığımıza bunu uydurmaya çalışıyoruz.

Ama o iş öyle olmuyor.

Toplumsal dönüşümün zorlukları var elbet!

Bunu başaracak güç pek tabii Türk toplumunda var.

Fakat şu anda yapılan farkındalık eksikliği nedeniyle ülkenin daha iyi olması temennisiyle iradenin tam teslimi sonucunu doğuruyor.

Bu durum bir işyeri açıp orayı çalışanlara teslime eden birinin yaptığına benziyor.

Oy verdiklerinizin 5 sene boyunca o dükkânı batırmayacağının garantisi yok.

Dükkân açtığınızda bu ihtimali daha fazla ciddiye alarak “İşin sahibi benim kardeşim, dükkanımın başında duracağım tabii ki…” demek size ne kadar normal geliyorsa ülkenin gidişindeki yanlışlıkları düzeltmek için ses çıkarmak da o kadar doğru gelmeli.

Eğer biraz daha böyle yapacak olursanız dükkânı batıracaklar ve içinden çıkılamayacak borçları sizlere miras bırakacaklar değerli yurttaşlarım.

Benden söylemesi…


Bu yazı, 02.08.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

26 Temmuz 2024 Cuma

ZENGİN VERGİSİ VE KRİZ LÜKSÜ

 


Orta ve alt gelir grubu ekonomik sistemin sürdürülebilir olmasını sağlayan iki önemli gelir sınıfını temsil ediyor.

Sistem krize girdiği zaman “Zenginden alınacak vergilerle krizlerin aşılacağı!..” söylemi gündeme gelse de her zaman aksi yönde hareket ediliyor.

Peki ama neden?

Kapitalizmin genel yaklaşımı, insanların yatırım iştahını açık tutmaya dayanıyor.

Tabii ki bunun arkasında da insanların dünyalık hırslarını tamamlamak için ortaya koyacağı girişimlerin büyük bir etkisi var.

Bunu anlamak için illa Hobbes’u okumaya gerek yok.

Herkes dönüp kendi içine baksın ve aslında ne istediği kendisine sorsun.

Cevabı bulur.

İşte Kapitalist Sistem de bunun üzerine kurgulandı.

Dervişler ile Âlimler bilgiyi ve ahlâkı öncelediği için bu sistemi bozan unsurlardır ama zaten onların da sistem üzerinde anlamlı etkileri yoktur.

Bu tabloda bir de kapitalist sistemin yarattığı homeless (Evsiz, sokağa düşmüş) grubu var ki onların sınıflandırılması hâlâ yapılmış değil.

Kapitalist sistem onları görmezden gelmeye devam ediyor.

İnsanların çoğunluğu hırs ve arzuları ile hayatını yaşar.

Gerçi Dervişlerin ve Âlimlerin yine bu hırs ve arzudan münezzeh olmadığı aksine bunu başka bir alana kanalize ettiği bir durum var ama neyse oraya girmeyelim şimdi…

İşte insanların bu yaklaşımını tahlil eden Kapitalist Sistem, zenginliği teşvik eder.

Zengin olanın daha zengin olması ancak daha fazla yatırım yapacağı gerçeğine dayanır.

Tabi illegal bir toplum yapısı varsa yatırım dışı unsurları da gündemine alanlar olur.

Bu tarihsel olarak bir noktada doğru olsa da herhangi insani bir kanuna tabii olmayan uluslararası sistemin bu kâr hırsı ile kapitalizmden emperyalizme geçmesi hiç de zor olmadı.

Velhâsıl kelam dünya Uluslararası Hukuk ve Liberal değerlerle dengeyi bulmaya çalıştı.

Sistemin dışına çıkarak olmadık kârlar elde edenler aslında sistemin açıklarını kullanarak doğal büyümesini bozanlar oldular.

Kapitalist Sistem bunlara tepki olarak ortalama 25 yıllık kriz döngüsüne girdi.

Artık bu kriz döngüleri aşağı yukarı 10 yıllık periyotlara kadar düştü.

Krizler her ne kadar ulusal sebeplerle ortaya çıksa da artık Küreselleşmeyle birlikte uluslararası sebeplerin de krizleri tetiklediği bir dünyada yaşıyoruz.

Fakat bugünün dünyasının bâki olan tek gerçeği; yatırım için kapitalin yani paranın toplanması ihtiyacıdır.

Bu nedenle de zengin sınıfın yani üst gelir grubunun servetine koyulan vergiler, onların hayatını değiştirecek ölçeğe ulaşmazken alt ve orta gelir gurubunu oluşturan kesimler vergilerin ağırlıklı yükünü çekiyor.

ÖTV gibi lüks tüketim vergileri ile temel tüketim ürünlerinden alınan yüzde 1 gibi KDV ile nispeten bir denge sağlanmaya çalışılsa da görüldüğü üzere yükün çoğunluğu yine toplumun geniş kesimini oluşturan bu iki guruba yükleniyor.

Bunun da bir çözümü var.

Yıllardır söylüyorum.

Dijital para, hem geliri hem de vergiyi adil bir düzene oturtacak birçok imkân sağladığı gibi devletin vergi kayıplarını da giderecek bir düzen inşa edebilir.

Kalkınma Planında 2028 yılı için uygulama takvim verilse de halihazırda işin sahibi olan Merkez Bankası’nda bunu ciddiye alacak bir çalışma görmüyorum.

İktidarın parasal genişleme politikasından zengin olanların sıra sıkılaştırma politikalarına geldiğinde olabildiğince az etkilenmesi, bir adaletsizlik doğuruyor ve bunu düzeltecek yegâne kurum Merkez Bankası hâline geldi.

Normalde yürütmenin kanun ve kuralları ile politikalarının etkili olduğu bir düzenin kurulduğunu söylerdim ama Türkiye o eşiği geçeli epey oldu.

Akıl ve mantık ile hareket etmek yerine toplumun bir kesimini koruyan yaklaşımlar iktidarın birincil gündemi olmaya devam ettiği için ülkenin düzelmesinde kurumsal akla olan ihtiyaç açıkça görülüyor.

Verginin kutsallığından bahseden Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bile iktidara yakın duran şirketlerin vergi aflarına bir şey yapamadı.

Hâlbuki olması gereken, bir şirket eğer stratejik değilse batacaksa bırakın batsın.

Bir zombi şirketin vergiyi hesaplamadan ticari hayatta var olması, eninde sonunda o şirketin ayakta kalması için yine alt ve orta gelir grubundakilerin sırtına vergi yükü olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Vatandaş neden bu kadar yük ödesin?

Üstelik gelişmiş ülkelerde, Kapitalist Sistemin fırsat eşitliğini sağlamak adına girişimcilik ekosistemleri yoğun bir şeklide kullanılırken ülkemizde birkaç naif çaba dışında hatırı sayılır girişimcilik desteği olmadığı da açıkça görülüyor.

Yani sistemde dikey yükselmek de çok mümkün değil.

O zaman neden koruyoruz bu şirketleri, sadece istihdam sağladıkları için mi?

Peki verimlilik ne olacak?

O nedenle dijital para yani Dijital Türk Lirası en azından bu işlere daha fazla katma değer sunacak birçok alt yapı geliştirilmesini imkân tanıyabilir.

Bunu başaracak adımlar atmak da evvela Merkez Bankası’nın kurumsal gücü ve onu temsil eden Başkan Fatih Karahan’ın omuzlarındaki büyük bir yük!..

Bu yükün farkında olarak ülkenin dönüşümünde ne kadar büyük bir sorumlulukları olduklarını görmeleri gerekiyor.

Siyaset, bu dönüşümü başaramıyor.

Bu görevi sahiplenecek ülkenin bilimsel aklının çoğu da üniversitelerde makam rantı peşine düşmüş durumda…

Olması gereken hiçbir şey olmuyorsa o zaman aklı başındakilerin bir şeylerin olmasını sağlamaktan başka sorumluluğu yok demektir.

Bunu anlayanlar ile bunu yapmaktan korkanların arasında kalanların tümü, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ancak muhalefetin kazandığı belediyelerdeki AK Parti döneminden kalan SGK borçlarını zorla tahsil ettirmeyi önerebilir.

Erdoğan siyasi hayatının son döneminde yaptıklarıyla yirmi yılı aşkın iktidarının nasıl hatırlanacağını gösterecek.

Rahmetli Başbakan Ecevit’in emeği kutsal tutmak adına iktidar döneminde başlattığı KPSS’yi kurmak başta olmak üzere tüm adımlara bakarak aslında sistemin sömürülerine karşı ne kadar da büyük bir çalışma içinde olduğunu anlamak gerekiyor.

Ya da Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın sistemin zorluklarını aşmak için Batılı yöntemleri dayattığında ortaya çıkan yıkıcı tablonun Türkiye sosyolojisini getirdiği durumu irdelemek bizlere çok uzak gelmemeli.

Merhum Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in konjonktüre göre hareket eden devletçi yapısı ile yapılan siyasetin kazanımları da ortada duruyor.

Darbelerin getirdiği düzenlemelerin yıkıcı etkilerini dönüştürecek, sorumluluk alan kişilerin olduğu bir toplum olsaydık tüm bunlar mümkün olabilir miydi sizce?

Bugünün gelişmiş ekonomilerinden biri olan İngiltere diye basitleştirdiğimiz Birleşik Krallık’ta, Amerikalı pop yıldızı Taylor Swift’in ülkedeki konserinin oluşturduğu finansal ve ekonomik durum bile analiz ediliyor.

ABD’li şarkıcı Taylor Swift’in turnesi nedeniyle ülkede otel fiyatlarının artması enflasyon hesaplarına konu oluyor ve İngiltere Merkez Bankası’nı (BoE) faiz oranları konusunda yeni bir denkleme itiyor.

Bu iki şeyin göstergesi olabilir.

Ya Merkez Bankası ekonomiyi yönetemeyecek kadar beceriksiz(!) ya da gerçekten en ufak ayrıntı bile gözden kaçırılmıyor!

Takdir sizin…

Vurgulanması gereken yer ise kesinlikle ama kesinlikle bizim daha fazlasını yapabileceğimiz gerçeğidir.

Ve bunun için hâlâ pozitif gündem oluşturacak fırsatlarımız var.

Benden söylemesi…



Bu yazı, 26.07.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

19 Temmuz 2024 Cuma

MAKYAJLI VERİLERİN İLLÜZYONU

 


Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, son dönem çıkışları ile NLP uzmanları ya da hayat koçlarına benzemeye başladı.

Sürekli olarak pozitif düşünceye yönlendiren ve iş dünyasındaki atmosferi olumlamaya çalışan Şimşek, sosyal medya açıklamalarıyla da buna devam ediyor.

Rezervlerin SWAP hariç son dört yılın en yüksek seviyesine geldiği açıklaması da böyle bir durum meydana getiriyor.

Sağ olsun.

Yüksek faiz politikası ile Türkiye’yi olası büyük bir döviz krizinden kurtardı.

Her ne kadar açık kapılar olsa da enflasyonla mücadele konusunda da bir miktar başarı sağladı.

Fakat bu başarılar verileri makyajlama konusundaki başarısının yanında gerçekten de solda sıfır kalır.

Özellikle yıllardır bu konuda alışkanlık hâline getirilen iki veri daha var.

Bunlardan biri Ticaret Bakanlığı’nın yayımladığı “dış ticaret verileri” iken bir diğeri de TÜİK’in yayımladığı “işsizlik verileri”

Ticaret Bakanı, Hazine ve Maliye Bakanı ile Cumhurbaşkanı başta olmak üzere ekonomi yönetiminin birçok ismi dönem dönem, “Ülkemiz altın ve enerji hariç dış ticaret fazlası verdi.” cümlesiyle veri makyajlama konusunda yıllara yayılan bir başarı sergiliyorlar.

Hariç tutulan altın ve enerji kalemleri yıllara bağlı olmakla birlikte ortalama yıllık yüz milyar ABD Doları tutarında bir büyüklüğü ifade ediyor.

Bu kadar büyük bir meblağın verilerden çıkarılması anlamsız bir ifadeye neden oluyor.

Yani siz 100 milyar dolar ekside olan dış ticareti göz ardı ederek gerçeği ortaya koymuş olmuyorsunuz.

Mal ve hizmet alım satımı üzerinden düzenlenen bir piyasanın, üretim unsurlarının temel enstrümanlarından biri olan enerji kaleminden münezzeh olması düşünülemez.

O nedenle bu şekilde yapılan açıklama ve ölçümleme gerçekten de çok gülünç oluyor.

Hakeza, işsizlik oranlarının açıklanmasında da geniş işsizlik diye tabir edilen açıklama aslında gerçeği perdelemek için kullanılıyor.

Olması gereken, işgücü sayısından iş sahibi olanları çıkarınca kalan sayıdır.

İdeal olan yine bu işgücünü üretime bir şekilde katarak ülkenin potansiyel üretim gücüne ulaşılmasını sağlamaktır.

Ama maratona başlarken 40 km’lik parkuru bitirmek yerine kendinize 5 km’lik hedef koyarsanız ne maratonda yer alırınız ne de yaptığınız işin bir anlamı olur.

İşte bu veri sepetinde de buna benzer bir tablo oluşuyor sevgili okurum.

“Peki, Şimşek bunun neresinde?” dediğini duyar gibiyim.

Hemen açıklayayım.

Saygıdeğer Bakanımız SWAP’ları hesaptan düşerek veri paylaşımında bulunma yaklaşımı tercih etmiş.

Bu çok komik bir durum…

Çünkü topluma, bankaya yüz bin lira borcu olup cebinde nakit bulunan bin lirasıyla zenginlik yaşayanın yanılsaması yaşatılıyor.

SWAP borç alınan dövizlerdir.

Kullanımı sırasında düşük bir faiz ödemesi yapılır.

İstenildiği takdirde geri ödemesinin yapılması gerekir.

Şu an bu paralar istenilse geri ödemesini yapmanın maliyeti oldukça yüksek olacak.

Yani daha yüksek borçla döviz borçlanması yaparak geri ödenecek.

Bu da hâlihazırdaki tahvil sistemimizi bozacak ve yeninde yükselişe geçecek risk primleri (CDS) ile ekonomimiz coşacak.

Bu riskler, Türkiye’nin CDS primlerini yükselten risklerken bunları görmezden gelmek kuma kafayı gömmekle aynı kapıya çıkan bir durum meydana getiriyor.

Kaldı ki rezerv hesabında hiç gündeme getirilmeyen Kur Korumalı Mevduat (KKM) gibi koca bir belamız da hâlâ var.

Her ne kadar bu hafta yapılan düzenlemeyle KKM için faiz limiti 35 bandına ayarlansa da, toplam büyüklüğü 60 milyar dolara denk bir para her an için sistemden böyle bir döviz talebinde bulunabilir.

Bunun önünü alan tek şey faizlerin yüksek olması…

Siz faizleri enflasyonla birlikte indirmeye başladığınızda verilen reel faiz ile birlikte bu oran liralaşacaktır.

Ama bu gerçek, şu an uygulanan politikalarla bile 3 seneye yayılacak bir takvimi işaret ediyor.

Yani öyle “Pat diye faiz indirelim, enflasyonla mücadeleyi biraz askıya alalım.” düşüncesi akla geldiği anda, rezervler anında yine eksiye düşer.

Bu rezervleri artırmak için yıllar gerekir.

İllüzyonla, makyajlanan verilerle gerçek örtülmeye çalışılsa da esas gerçek hemen bozulan bir ekonomin hemen onarılamayacağı gerçeğidir.

Bunu başarmak için tam bir seferberlik gerekir ki siyasetin kalanında böyle bir hava olmadığı gibi Meclis’ten geçen tasarruf düzenlemelerinin uygulama tarihini 1 Eylül’den 1 Ocak 2025’e taşıyarak yasal yaklaşımlarda da bu niyette olunmadığı açıkça görülüyor.

Yapacaklar belli de makyaj ustalığıyla nereye kadar gidilir Allah bilir…

Benden söylemesi…


Bu yazı, 19.07.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.


12 Temmuz 2024 Cuma

ERDOĞAN, ESAD İLE DE GÖRÜŞÜR, ŞİÖ’YE DE GİRER

 

Gerçekten bu kadar hızlı değişim yaşayan başka bir ülke yoktur.

Milletimizin değişime olan adaptasyon hızı muazzam seviyede ileride…

Bakınız bu hafta yaşanan bir olaya...

TÜİK…

Şu güzide kurumumuz uzun yıllardır kış uykusundaydı ama bir şey oldu uyandı ve Türkiye’yi sarstı.

Daha önce de piyasalara güven vermek için ekranlara çıkarılan, basın toplantıları yaptırılan bürokratlar oldu.

Ayağı yere basmayan, gerçekten uzak politikaları en iyi savunan bu zamana kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğu için bu bürokratların sürekli bocalamalarına şahit olduk.

Çünkü Erdoğan’ı ayakta tutan bir halk tercihi var.

Bu kadar adapte olmaya hazır bir toplumun aklını çelmek ve arkasına almanın aslında hiç de zor olmadığını bilen Erdoğan işleri tesadüfe bırakmayı sevmiyor.

Bakın işte bunun en güzel örneklerinden biri daha zuhur ediyor efendim.

Suriye Devlet Başkanı Esad’a canhıraş bir şekilde “Gel görüşelim!” çağrısı Erdoğan’ın en büyük idare etme girişimi olmak üzere…

Eğer başarılı olursa muhakkak bunda sahanın getirdiği uluslararası reel politik bir ölçekte etkili olacak ama asıl sebep tabii ki de iç politikada Erdoğan’a verilen desteğin devam etmesini sağlayacak yeni bir değişimi sağlamak.

Bu refleksi Erdoğan’ın NATO üyesi olarak ŞİÖ’ye üye olmak istemesi açıklamasında da görmek mümkün.

Dünyanın güç değişimi ve gücün dağılımı sürecinde Dünya Lideri olmak için ülkeyi bir kutup ilan etme politikasının ayağının yere basmasını sağlayacak bir ekonominiz olmazsa işte böyle paranın çekildiği yönlere yanlamaya başlarsınız.

Ekonomi o kadar önemli ki, Osmanlı’nın batmasında da Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında da çok ana faktörlerden biri…

Osmanlı bilim ve tekniği tabandan getirecek bir düzen kuramadı çünkü büyük bir tarım toplumunun organize ettiği büyük bir savaş makinası onlara fazlasıyla yetti.

Yüzyıllar boyunca da bunun ekmeğini yedi ama sanayi, ekonomi, para politikaları ve liberal piyasalarla gelen rekabetçi bilim ve teknik uygulamalarını yakalayamadı.

Yakalayamazdı da çünkü ülkenin kuruluş ve işleyiş kodları ile Yeni Dünya’nın kodları epey bir farklıydı.

Bu nedenle bilinen ve başarılı olan en iyi yöntem kullanıldı: Devşirme.

Önce bilenleri ülkeye davet ettiler. Olmadı.

Sonra teknoloji sahibi şirketleri davet ettiler. Olmadı.

En sonunda ülkemizde kafası çalışanları Avrupa’ya gönderdiler fakat o da olmadı.

Çünkü toplumsal kontrolün had safhada olduğu bir ülke ile nispeten daha özgür bir ülkede varlık göstermenin getirdiği sonuç liberal değerleri benimseyen ve Batı’ya yakınsayan ülke içi muhalefeti oluşturmaktan öteye geçemedi.

İttihat ve Terakki’nin Batı merkezli bakışını daha milli bir duruşa getiren Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği vizyonu uygulamak ülkeyi kısa zamanda büyük bir dönüşüme soktu ama birçok travmayı da beraberinde getirdi.

Çünkü Atatürk, Erdoğan kadar “siyasette” mahir(!) değildi.

Fakat çok belli oluyor ki Erdoğan da Atatürk kadar savaşta mahir değil.

Esad ile buluşma; yine, yeniden kurulmaya çalışılan Yeni Dünya Düzeninde doğru politikaların uygulanmadığının bir itirafıdır.

Türkiye’nin kaybedilen yıllarının yanında Halepçe’de olduğu gibi iyilik yapalım derken artık kendimize düşman bir Suriye halkı meydana getirdik.

Bundan sonra işler Türkiye’nin ekonomi ve iç politikası için iyiye doğru gidecek ama maalesef dış politika için geleceğe büyük bir sorun tohumu ektiğimizi söylemek gerekiyor.

Erdoğan bu dünyadan göçecek ama o sorunu bizim çocuklarımız ve torunlarımız yaşamaya devam edecek.

Tüm bu şamatadan kurtulmanın yolu Doğu’daki güç hesapları ve İstihbarat oyunlarını bir tarafa bırakarak medeni dünyanın bir parçası olmaya çalışmaktır.

Bunu yapacak bir irade Erdoğan’dan çıkar mı?

Erdoğan koltuğu riske girince işleri nereye kadar taşıyabileceğini göstermiş oportünist bir lider.

Kendisi ile bir başkası arasında avantaj sağlamak için her konuda daha da ileri gitmekten kendisini geri görmeyecektir.

Bu nedenle Esad ile de görüşür, ŞİÖ’ye de girer…

Bunu sağlarken ülkeyi pata küte bir yerlere sürüklediği için sonuçları geri dönülmez bir noktaya ulaşır mı?

İşte asıl tartışmamız ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kamuoyu baskısı altına almamız gereken konu da bu…

Zira Erdoğan’ın uzun zamandan sonra yeniden kamuoyunu dinlediği çok kıymetli zamanlara geldik.

Demokratik zeminin varlığı oy ile pervasızlaşan liderlere ayar verilmesini kolaylaştırıyor.

Unutulmaması gereken o sözü şuraya iliştireyim:

“Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir.”

Yeni nesil siyasetçilere tavsiyem bunu anlamaları ve oyunlarını buna göre kurmalarıdır.

Benden söylemesi…


Bu yazı, 12.07.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

5 Temmuz 2024 Cuma

ERDOĞAN’IN İNGİLİZ SİYASETİ

Dünya dönüşüm içinde…

İngiltere sonunda Karl Marx’ın Das Kapital’de dile getirdiği devrimi(!) yaşadı.

İşçi Partisi iktidara geldi.

Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’de olması gereken işçi devrimi Rusya’da olmuş ve SSCB’yi doğurmuştu.

Açlık, soğuk ve çaresizlik içindeki halkın çözüm olarak kolektif yaklaşımı benimsemesi mantıklı olsa da işçi sınıfının tepesine binen ve görünen düşman olarak nitelenen emperyalistlere karşı bir hareket o dönem İngiltere’de karşılık bulmadı.

Peki bugün neden İşçi Partisi 14 yıllık Muhafazakâr Parti iktidarını devirebildi.

Ne pandemi ne ekonomik kriz ne de BREXIT İşçi Partisinin başarmasını sağlayamadı.

Şimdi ne oldu da liberal değerlerin beşiği kabul edilen Kıta Avrupası’nın konformist komşusunda değişim rüzgarları esmeye başladı.

İskoçya’nın siyasetçilerinin Birleşik Krallık’tan ayrılma söylemiyle bitmeyen referandum taleplerini iç politikada kullanması ile aynı sebepten dolayı değişim oldu.

İskoçya halkı Birleşik Krallık imkanlarından faydalanmama durumunun yıkıcı sonucunu gördüğü bu siyasetçilere prim vermedi.

Hâlbuki iç işlerinde sonuna kadar bağımsız olan bir devletten bahsediyoruz.

Kendi bayrağı, yönetimi, bütçesi var.

Adanın ortak dış politika belirlemesinin adanın paydaşı olan ülkelerin çıkarını maksimize etmesi ortak akıl noktasında zemin yakalanmasına fırsat veriyor.

Bu zemin onlarca yıldır süren bir barış, istikrar ve refah sundu.

Şimdi neden bundan vazgeçilsin ki?..

Değil mi?

İskoçlar tüm milliyetçiliklerine rağmen Birleşik Krallık çatısında ayrılmayı çıkarlarına aykırı görüyorlar.

Londra’ya pasaportla gitmek istemiyorlar.

Bu nedenle Birleşik Krallık hikayesinde çıkarların ortaklığını sağlayan bir ortak akıl her daim işliyor.

Bunun işlemediği tek gündem bence BREXIT idi.

Aşırı militarist bir dil ile BREXIT’ten çıkışı meşrulaştıran İngiliz siyaseti, birleşerek büyümenin getirdiği Birleşik Krallık hikâyesini unuttu.

İşte bugün Muhafazakâr Parti’yi sandığa gömen gerçek; zamansız, ortak akıldan yoksun bir şekilde ısrar edilen kararların getirdiği sonuç oldu.

Benzer bir süreci Türkiye de yaşıyor.

Suriye’deki iç karışıklık sürecinden Suriye’yi dizayn etmeye çalışan bir siyasetin Türkiye’yi getirdiği nokta artık iç politikada taşınamaz durumda…

Yerel seçimlerde birinci parti koltuğunu CHP’ye bırakan AK Parti’nin yaşadıklarında elbette ki partinin ortak aklını bir kenara bırakan Erdoğan’ın yeri oldukça fazla…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, mükemmel bir siyasetçi…

Kazanmayı çok iyi biliyor.

Siyaseti, iş dünyasını, diğer ülkelerin zenginlerini ve onların oluşturduğu dengeleri, Siyonistleri ve onların uluslararası kurumlardaki hâkim pozisyonunu, rezerv paranın sahibi olan ABD’nin politikalarının ne kadar belirleyici olduğu çok iyi biliyor.

Yıllarca, ülkenin verimliliğini yerle bir olan, Kurtuluş Savaşı’nda bu yana zorluk içinde zorluk çeken halkın, ancak liberal politika ve ekonomik yaklaşımlarla genişleyeceğini gören Menderes ve Özal kervanına katılan Erdoğan’ın Gladyo gibi yapılarla, demokrasisi vesayetlere emanet edilmiş olan Türkiye’yi nasıl da hizaya çektiğini birlikte izledik.

Ülkeyi dönüştürdü.

Kaçınılmaz bir gerçek bu…

Zengin sınıfı değiştirdi.

Başörtüsü, din eğitimi vs. üzerinden oluşturulan gereksiz gündemleri yok ederek Dindarlar ile Cumhuriyetçileri liberal değerler ile birlikte ortak refah havuzunda buluşturdu.

Erdoğan tüm yanlışlarına rağmen çok şey başardı.

Yalnız daha fazlasını başarabilirdi.

Bunu sağlayacak halk desteği de kamu gücü de olmasına rağmen o koltuğu tercih etti.

Başladığı “Avrupa Hikâyesini” tamamlayabilirdi.

Üstelik “Ver-Kurtul” gibi politikalara bulaşmadan bunu yapabilirdi.

Bugün Putin ile kurulan ilişkinin Türkiye’yi de Erdoğan’ı da ne kadar eşsiz bir noktaya getirdiğini tüm dünya görüyor.

Ama Erdoğan görmedi.

Kendisini nimet gördü.

İki meselede hata yaptı.

Biri FETÖ meselesiydi.

Bir diğeri de kesinlikle Suriye meselesi…

FETÖ meselesinin cezasını 15 Temmuz ve sonrasında bütün ülke çekti.

Suriye meselesi ise giderek artan bir şekilde ikinci gündem olarak peşinden gelen bir gündem hâlini aldı.

PYD’nin maşa yapıldığı Türkiye’nin hassasiyetlerine dokunulmaktan geri durulmadığı bir zemin oluşturuldu.

Ne ülkede misafir edilen Suriyeliler memnun oldu ne de Suriye’de kontrol edilen alanlar bize bir fayda sağladı.

Geldiğimiz nokta ise bugün İngiltere’de İşçi Partisi’nin zafer kazandığı sebepleri meydana getiren bir nokta…

Erdoğan, çok iyi bir siyasetçi…

Toplumun oy refleksinin ne kadarını dönüştürebileceğini ne kadarını da bloklaştırabileceğini çok iyi biliyor.

Bloklar dağıldı, refleksler köreldi.

Elde avuçta siyaset arenasında kullanacak bir araç kalmadı.

Söylenen her söz yutuldu.

Ortaya koyulan neredeyse tüm politikalar yerle yeksan oldu.

Beton yatırımları ile halka sunulan zenginlik bitti.

Silah sanayisi ile kazanılan itibar Erdoğan’ın geleceğe mirası olacak ve bu konuda iyi anılacak.

Ama dışarıda yeterli başarıyı sağlayamayan ve yalnızlaşan Türkiye’nin kurtarıcısı olması planlanan Türk Devletleri Teşkilatı istenilen güce bir türlü ulaşamadı.

Velhasılıkelam İngilizler, BREXIT ile kaybettiklerinin farkına varmasa da hissiyatına vararak cezayı kesti.

Erdoğan’a karşı da halkın duruşu kesinleşti.

Birinci partiden düşen tabloyu alarm olarak gören Erdoğan’ın yaptığı kurtuluş reçetesi arama toplantılarının sonucunda az maliyet ile çok kazanım sağlayacak ve seçmen üzerinde etkili olacak yegâne gündem ortaya çıktı: SURİYE.

Suriye ile barışılması ve Suriyelilerin yurtlarına gönderilmesi planı Dış İşleri Bakanı Hakan Fidan ile başlatılan mekik diplomasisi ile başladı.

Önce Çin ardından Rusya’ya yapılan ziyaretler ile Esad ya da Esed’in (doğrusu aradaki farkı hâlâ tam bilmiyorum) ile yeni bir yol yürünmesini sağlayacak açıklama yapması sağlandı.

Esad, Türkiye’nin bulunduğu alanları boşaltmasını görüşmek için bir şart olmaktan çıkardı.

Erdoğan da, “Yine ailecek görüşebiliriz!” dedi.

Ortalık kaynadı.

Erdoğan, bir sene önce genel seçim sonrası böyle bir yol yürümedi.

O zaman da halihazırdaki tehditler vardı.

Yerel seçimden sonra ortaya çıkan tablo ile neredeyse her zaman yaptığı gibi yine iç politikada kendisini rahatlatacak bir gündem olarak dış politikayı kullanmayı tercih etti.

Çünkü İngiltere’de olduğu gibi büyük bir yıkım geldiğini görüyor ve Mayıs seçimlerini kazanabilmek için esnettiği ekonominin öyle kolay düzelmeyeceğini de anladı.

Ekonomin faturası halka çıktığı için halk çoktan AK Parti’yi ve Erdoğan’ı terk etti.

Sandık kurulsa bu durum ilk seçimde kendisini gösterir.

Şimdilik Meclis aritmetiği buna izin vermese de siyasetin ne batışlardan ne çıkış hikâyeleri yazdığını unutmamak gerekiyor.

Neticede AK Parti’de düşüşe geçen Millî Görüş oylarının içinden yani Fazilet Partisi’nden koparak geldi.

Daha neler olacağını kim bilir?

Benden söylemesi…


Bu yazı, 05.07.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.