20 Haziran 2024 Perşembe

CHP’NİN MEHMET ŞİMŞEK GÜNDEMİ

 

Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra Avrupa siyasetinde yeni bir dönemin başlayacağı söylendi.

Artan milliyetçiliğin Avrupa’nın içe kapanacağı düşüncesini ortaya koyan birçok analist ve gazetecinin anlamadığı en temel unsur ekonominin artık geri dönülemeyecek kadar küreselleşmiş olduğu gerçeğidir.

Bunu kabul etmek istemeseler de verimsizlik nedeniyle krizde olan her ülkenin, daralan ulusal kaynaklara rağmen artan fon varlıklarını ülkelerine çekme zorunluluğu, bire bir ilişkilerle liderlerden borç isteme düzenini yerle bir ediyor.

Fonlar gibi daha kurumsal yönetime bırakılan paraları, ülkeye çekmek için ne ayak oyunları ne de “dostum” ibareli devlet başkanı ilişkileri hiçbir işe yaramıyor.

Ülkenin makro değerlerine bakılıyor.

Hukuk düzeni inceleniyor.

Parayı yatırıp alabilmenin yanında uluslararası sistemde ötekileşerek dışlanması senaryosunun gerçekleşme ihtimali fiyatlanıyor.

Ardından yatırım için bir risk primi belirleniyor ve milyarlarca dolarlık büyüklükteki fonlar paralarını kademeli bir şekilde ülkeye aktarıyor.

Böyle bir düzende istediğiniz kadar sosyalist ya da istediğiniz kadar milliyetçi olun.

Değerler hiçbir şey ifade etmiyor.

Dindar olmak ya da dinsizliğin para düzeninde hiçbir anlamı yok.

Öyle olsaydı onlarca yıldır Ümmetçi Politikaları merkeze alan Türkiye en çok doğrudan yatırımı Ateistlerin yaygın olduğu Hollanda’dan değil diğer İslâm ülkelerinden alırdı.

Fakat öyle olmadığını hepimiz biliyoruz.

Paranın dini yok.

Küreselleşme ile gelen bireyselleşme ve aynı zamanda artan lüks ve konforun insanların vazgeçemeyeceği bir boyuta ulaşması nedeniyle sözde artan milliyetçiliğin Avrupa’yı daha dar bir kalıba sokacağı fikri gerçeği yansıtmıyor.

Olması gerekenlerden uzak olan bir düşüncenin alışılmış ezberleri dile getirmesinin sebebi dünyanın geldiği dinamikleri anlamamaktan geçtiği aşikâr bir durum.

“Dünya, küresel bir köy...” yakıştırmasının sıklıkla kullanıldığı küresel düzenin, toplumlar üzerindeki etkileri bazen aynı reflekslere neden olur.

Pandemi nedeniyle kaynakları daralan Avrupalıların düşük faiz politikasıyla ayakta tutulması sürecini, dağıtılan paraların toplanması amacıyla getirilen yüksek faiz süreci takip etti.

Bütçe ve para dengeleri için parasal sıkılaşmanın zorunluluğu nedeniyle artan vergiler ve yatırımdan uzaklaşan paraların toplumların refahındaki geri gidişte önemli bir yer tutması, toplumları uç düşüncelere sürüklediği paradigması uzun yıllardır bilinen sosyolojik bir gerçeklik.

Türkiye’nin artan yoksulluk sonrasında Suriyelileri, Ensar-Muhacir çizgisinden bir “yük” çizgisine getiren de bu düşünce…

Avrupalılar da farklı değil.

Kaybettikleri zenginlikler nedeniyle ülkelerinde yaşadıkları zorlukların faturası bir yere kesilecek.

Mahallesine kadar giren, gözüyle gördüğü sebep ise göçmenler oluyor hâliyle...

Bir dönem ucuz işgücü olarak kullanılan göçmenlerin başka bir dönemde istenmeyen adam ilan edilmesi, toplumların konfor alanlarına olan bağımlılığı nedeniyle insani değerleri ve hak, hukuk, adalet ve etik değerleri nasıl da dışarı bırakabildiğini görüyoruz.

Buna rağmen istemeye istemeye de olsa Avrupalılar küresel ekonominin bir tarafı olmaya devam edecek ve hiçbir içe kapanma emaresi göstermeyecek.

Bu nedenle Avrupa hikayesi bitmeyecek ve Türkiye’nin de AB hedefi canlı bir şekilde kalacak.

Gerçekliğin ayan beyan ortada durduğu bir durumda önümüze gelen fırsatı kullanmak bizim yapabileceğimiz en iyi iş olur.

Avrupa Birliği dönem başkanlığı yakında Macaristan’a geçecek ve Türkiye için pozitif gündem oluşturmak için muazzam bir fırsat geliyor.

Ekümenikliğin kabul edildiği dış politika facialarına rağmen yapılabilecek birçok şey var.

Bunları ciddi yol haritaları ile ortaya koymak çok önemli.

Bu kapsamda en önemlisi ise Avrupa Birliği’nin seçim sisteminin daha demokratikleştirilmesi süreci olabilir.

Erdoğan, Anayasa değiştirme gündemini öyle veya böyle, bir sebepten dolayı gündemde tutuyor.

Muhalefetin de oyuna gelmeden bir düzenleme isteği ortada görünüyor.

Un, şeker ve diğer şeyler var, e o zaman helva yapalım ya!...

Hükümeti, AB sürecini hızlandırmak için ev ödevlerine yönlendirmek gerekiyor.

Özgür Özel, Erdoğan’ı misafir ettiği CHP Genel Merkezi’nde Avrupa Birliği hikayesini canlandırma konusunda pek teşvik edici bir noktada kalmadı.

Ama Özel’e yeni bir fırsat geliyor.

Erdoğan, ekonomiden dolayı çok sıkışmış durumda…

Bu nedenle de Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ekonomik vizyonundan hiç taviz vermiyor.

Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Programı’nda Türkiye’nin ekonomik sürdürülebilirliğini yeniden inşa etme ve uluslararası itibarını yeniden kazanma önemli bir gündem olarak varlık gösteriyor.

Erdoğan’ın yönlendirmesiyle Mehmet Şimşek ile görüşecek CHP’nin ekonomi kurmaylarının gündemine alması gereken bir numaralı gündem maddesi Avrupa Birliği sürecinde iki ayaklı bir strateji uygulamak olmalı…

“Kopenhag Kriterlerini Ankara Kriteri yaparız” safsatasından bu yana bir adım atılmadığı ortada duran bir gerçekse o zaman bu kriterleri siyasi olarak ortaya koymak Özgür Özel’in bir numaralı gündemi olmalı…

Ekonomi kurmayları ise dosyasına Maastricht Kriterlerini koyarak Mali Kural başta olmak üzere sıkılaşmanın artırılmasını ve denetlemenin ilerletilmesini talep etmesi en makul yol olacaktır.

İktidara Macaristan’ın dönem başkanlığı sürecinde teşvik verilebilir.

Tıpkı yirmi yıl önce yapıldığı gibi AB, ülkenin ekonomik zorluğu için çözüm olarak sunulabilir.

Bu kapsamda Avrupa Merkez Bankası’nın faiz indirimi üzerine bir hikâye yazılabilir ve başaranların yanında yer almanın önemine vurgu yapılabilir.

Amerika hâlâ çok güçlü ama bu gücünü giderek kaybetmeye yüz tutuyor.

Biden’ın seçimi kazanmak için ABD vatandaşlarıyla evli göçmenlere vatandaşlık vererek seçimi kazanacak yarım milyon çoğunluğun peşine düşmesi ABD’nin düşünülenden çok daha kötü bir yönetimin içine düştüğünü gösteren önemli bir örnek…

Bu gidişle Amerikan tarafından ziyade coğrafi zorunluluk olan Avrupa ile bütünleşip yatırım havzası olarak Orta Asya’daki Türk devletlerini gündeme getirmenin yanı sıra Rusya’nın Amerika’ya karşı yalnız olmadığı, Avrupa’da ise sıkıştırılmayacağı gündemler oluşturmak tam bir kazan kazan formülü olarak ortaya koyulabilir.

Çin’e karşı dünyanın ekonomik ve ittifak pozisyonları ötekileştirici yönde değil de birleştirici bir yönde hareket ederse Rusya’nın Kuzey Kore gibi Deli Dumrul ile marjinalleşmesinden ziyade daha makul bir yaklaşıma gelmesi sağlanabilir.

Kazan kazan için bazen çözümleri satın almak sorunlara karşı ilkesel durmaktan daha fazla başarı sağlayabilir.

Benden söylemesi…


Bu yazı, 20.06.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

17 Mayıs 2024 Cuma

IBAN SATIŞIYLA KÖLE İŞÇİ DENGESİ

 


Mal ve hizmet alımlarında fatura kesmeyerek Kurumlar ve Gelir Vergisi’nden ayrıca stopaj yükünden kurtulmaya çalışanlar var.

Üstelik bu yeni bir mesele de değil.

Yıllardır böyle…

Ev sahiplerinin bir kısmı ile dükkân sahiplerinin bir kısmının “vergiden yırtmak” için iki kontrat düzenlemesi de kabullenilmiş bir gerçeklerde biri hâline geldi.

Hizmete dayalı fatura keserek sanki satış varmış gibi gösterip kredi kartına taksit yaparak vatandaşın nakit ihtiyacını karşılayan ve kestikleri komisyonlarla kazanım komisyonculuk yapanlara her ne kadar geçtiğimiz yıllarda birçok operasyon düzenlenmiş olsa da bu durum hâlâ devam ediyor.

Son zamanlarda da kasadan fiş ve fatura kesmemek için IBAN para gönderme devri başladı.

Hizmet içerikli faturalarda yapılan bu hile nispeten daha kolay muhasebeleştirilebiliyorsa da mala konu olana ticarette de bu yolla para transferinin yayılmaya başlaması tüm istatistikleri alt üst edecek bir dönem getirecek.

Yakın zamanda TÜİK’in Türkiye’nin aile yapısına ilişkin verileri okuduk.

TÜİK’e göre bekarlar tek kişi kaldıkları evlerde yaşamlarını artırarak sürdürürken boşanma oranlarında da fark edilir bir artış var.

Gerçekte ise konut sayısı ile konutlarda kayıt dışı kalanların göz ardı edildiği bir hesaplama yapılmış.

Hâlbuki göçmenler, geçici koruma statüsündekiler herhangi bir kontratla ve adrese dayalı sisteme tabii olarak yaşamayarak istatistikleri bozuyorlar.

Resmi rakamlara göre 3,6 milyon kişi ile birlikte 1 milyon civarında pasaportlu bir şekilde ülkede ikamet edenlerden bahsediyoruz.

Yani sizin anlayacağız veri sepetlerimizin dağıldığını söylemek ve geleceğin ölçümlenmesinde zorluklar yaşayacağımızı dile getirmek işten bile değil.

Peki bu durumun vahim gerçekliğine rağmen biz ne yapıyoruz?

Vergi borcu çıkarmaya çalışan Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Gelir İdaresi Başkanlığının “bütçe gelirlerini artırma” çabalarına şahit oluyoruz.

Geçmiş dönemlere yönelik IBAN hareketlerini takip ederek tekrarlayan ödemeler ya da mali açıdan ilişkili olmayan kişilerin yüksek para transferlerini tarayarak onlara fatura soruyor ardından da çıkmayan faturalara istinaden hem ceza hem de gelir vergisi keserek bütçeye katma değer sağlamaya çalışıyoruz.

Peki bu sorunu çözmüş mü oluyor?

Hayır tabii ki de…

Vatandaşın kayıt dışı ekonomiyi tercih etmesinin en önemli gerekçesi kayıtlı ekonominin rekabet koşullarının adil olmayan bir şekilde düzenlemesinden kaynaklanıyor.

Fabrikasını kurmuş, bulunduğu bölgede, çalıştığı sektörde tekelleşmiş firmaların rekabete girişmeye çalışan diğer firmalara fırsat vermeyecek büyüklükte olması açıkça sorunlu bir yapı teşkil ediyor.

Halihazırdaki vergi sistemi de bunun üzerine tuz biber ekiyor.

Rekabet Kurulu’nun büyük ölçekte tröst ve monopol şirketlerle mücadele etmesi küçük ölçekte yaşananları ise görmemesi bu durumun bir numaralı sebeplerinde biri…

Türkiye’nin ortaklık kültüründen uzak olmasına bir de yüksek vergilerin eklenmesi pazarın sadece para politikasına dayalı yani kredi musluklarının açılmasıyla genişlemesine neden oluyor.

Aslında yapısal reform denilen şeylerden bahsediyorum.

İş dünyasının IBAN ile sadece vergi kaçırdığını söylemek ve bunun arkasında kâr hırsının olduğu algısına yenilmek çok kolaycılık olur.

Aksi de yok demiyorum.

Ama bundan daha fazlası da var.

Zor bela kurulan işletmenin bir de zor bela maaşı ödenen elemanlarının çarkını döndürmesi, yedek akçesi yetersiz olan ve kurulum sermayesi resmiyeti sağlamak için düşük gösterilen bir firmanın finansal yönetim ile mali analiz tablolarını göz önünde bulundurarak ileri düzeyde planlama yapmasını bekleyemezsin.

Bu mümkün değil!..

İşletme sahibi işini yapar.

Berber ise berberliğini, hırdavatçı ise satışını yapar…

Onların nüfus, bölgesel dengeler, küresel siyaset ve emtia dengeleriyle değişen piyasayı takip etmesini bekleyemezsiniz.

Stok, satış ve pazarlama taktikleri uygulaması, mesleki tecrübe kazanarak elde ettiği öngörülere dayanır.

Peki neden böyle biliyor musunuz?

Çünkü ölçülebilir ve hesap verebilir bir ekonomik düzenin içinde değiliz.

Bir şeyler olduğu zaman bunun neden olduğunu kimse bilmiyor.

Bu nedenle de kapitalist dünyanın sermaye güçlerine karşı koymak için var ettiği liberal düzenin bir parçası da olunamıyor.

Ekonominin sorunları buradan yazdığım bölümlerin dışında aslında göründüğünden çok daha büyük...

Ve görmezden geliniyor.

Sadece para politikaları ile kamu bütçesi üzerine hesaplamalar yapılıyor, yazılar yazılıp analizler çıkarılıyor.

Ama bundan çok daha fazlasının yer aldığı bir dünya düzeni var.

Birçok uluslararası firmanın finans ve yönetim birimleri ile görüşüyorum.

Bana en çok, stok ile nakit akışı arasında yeterli dengeyi bulamamaktan dolayı dert yanıyorlar.

Türkiye’nin öngörülemez olduğundan bahsediyorlar.

Öngörebilenlerin ise bir elin parmakları kadar sektörde çalıştığı yine bir o kadar kişinin tecrübesine dayandığına inanıyorlar.

Hem evet hem de hayır!

Eğer ölçülebilir bir ekonomi yoksa da ölçülebilir kılacak birimler kurabilir, raporlar istenebilir.

Ne iş yapıyorsanız iç ve dış pazar yaklaşımını bilmenin gerekliğinin yanında bir de ulusal ve küresel siyasetin seyrini takip etmek ve olası senaryolar ile yatırım planlaması yapmak gerekiyor.

Kolay bir iş değil.

Birçok insanın çalışacağı bir birim kurmalı ya da bu işi yapan şirketten hizmet almalısınız.

İşte bu şirketlerin önünü açmak ve vergi kaçırmaktan ziyade ön alacak işlere odaklanmak ekonomi yönetiminin görevi…

Peki işverenlerin görevi ne?

Onlar da şirket ortaklarıyla sektörlerinde kaliteyi artırarak rekabete girmenin yolunu bulmalılar.

Her sektörün en büyük sorunu kalite eksikliği…

Ve bunu aşacak regülasyonlara da kimse girişmek istemiyor.

Çünkü birbirini kazıklayarak ya da dışarıdaki müşteriyi kazıklayacak nitelikte düşük kaliteli mal ile kazanç elde edilmeye çalışılıyor.

O nedenle şirketlerimizin yüzde 97’si birkaç sene içinde batıyor.

Böyle bir düzende yeni şirketlerin yenilik geliştirme ve ayakta kalma gibi bir şansının olmasının tek yolu rekabet koşullarının en azından bulundukları bölgelerde vergiler yoluyla eşitlenmesine bağlı…

Yani startupların yaygınlaşması için teşvikler verilirken yeni kurulan firmalara vergi muafiyeti sağlanması gerekiyor.

Hükümetin de bunu teşvik edecek programlar açıklaması lâzım geliyor.

Peki bunu nasıl yapacağız?

Tabii ki de Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in açıkladığı gibi tasarruf paketleriyle elde edilecek kaynakların ülkenin ekonomisine katma değer oluşturma fırsatı verecek vergi adaletini sağlayarak...

Peki bütçenin açık üstüne açık verdiği bir dönemde böyle bir kaynak ayrılması mümkün mü?

Hayır kesinlikle mümkün değil.

Bu dönemde harcamaları daha da azaltacak girişimlerle piyasada kamu yoluyla dolaşıma giren paranın çekilmesi Türkiye gibi kamunun domine ettiği ekonomilerde büyük sorunlara neden oluyor.

İstihdam azalıyor, şirketler batıyor.

İşsiz kalanların ayakkabısını yiyecek hâli yok.

Ne yapıyorlar peki?

Ya işportacılık yaparak vergi kaybı sağlıyorlar.

Ya da kayıt dışı çalışmaya razı oluyorlar.

Şu anda ikisinin de artmaya başladığı bir dönem yaşıyoruz.

Daha da artacağını göreceğiz.

Böylece kamunun toplayacağı vergi kaybı artacak ve bütçe açıkları daha çekilmez boyuta gelecek.

Üstelik Kur Koruma Mevduat (KKM) süreci ile birlikte bir de pozitif faize geçilmesinin getireceği faiz yükünün sürdürülmesi oldukça zor bir tablo ortaya koyacak.

KKM’den çıkan mevduat faizine geçecek.

Şu an 2 trilyon liradan fazla bir kaynağın en az yüzde 10 dolayında reel getirisi olan TL mevduata girdiğini düşünün.

Bu paraları ödeyebilmek kolay olmayacak.

Türkiye’nin bir yıllık GSYH’sının neredeyse yüzde 3’ü kadar bir faiz ödemesi sadece bu kalemden gelecek ki bir de yurtdışından dolar rezervini belli bir seviye getirmek için gelecek parayı düşünün.

Ben altın hariç artı 50 milyar dolar net rezerve kadar Türkiye’nin dünyada tekrar bir oyuncu olmasını beklemiyorum.

Hedefleme böyle bir rakam olursa eksi 25 milyar dolar dolayındaki net rezerv göz önünde bulundurulunca 75 milyar dolar giriş yapsa bugünün kuru ile 2,4 trilyon lira eder ki bir KKM kadar daha faiz ödemesinin yapılacağı ortaya çıkıyor.

Bunun maliyeti GSYH ile yıllık yüzde 7 dolayında bir ekonomik gücün faize gideceğini basit bir hesapla bize gösteriyor.

Önerdiğim gibi rekabetçi, hızlı yapısal reformlarla birlikte doğru yatırım programları uygulanır bir de bunu destekleyecek uluslararası politik vizyona geçilirse birkaç sene de enflasyon kademeli olarak indirilir ve bu faiz yüküne rağmen ekonominin iyileştiği görülür.

Kolay olmayacak çünkü herkes kaybedecek.

Borsa İstanbul’un kâr satışı ile düşüş ardına düşüş göstermesi gerçekçi değil.

Çünkü, bugünün yapılması gerekenleri ile yarının yapılmak zorunda olanları arasındaki farkı anlayamayan basiretli (!) siyasetçilerin yönlendirdiği bir toplumun, gelinen bu tabloda yeri olmadığını söylemek fazla naiflik olur.

Evet biz gerçekten acele ettik.

Fakat Türkiye’nin kat edecek birçok yolu var.

Bugün bunlardan en önemlisinin çoktan başladığı bir dönemi yaşıyoruz.

Asgari ücret, geçim için yeterli değilken, üstelik kiralar nedeniyle bu ücretlerin de kuş kadar kaldığı görülürken açlık ile daha fazla açlık arasında kalmak istemeyen vatandaşa, daha az açlık seçeneğine giderek aylık olarak 10 bin civarında olan paralar teklif ediliyor.

Ve maalesef ki kabul ediliyor.

Önümüzdeki yıllar genel ekonomiyi düzelteceğiz ama vatandaşımızı inim inim inleteceğiz.

Toplumun bu kokuşmuş durumun altında vergi kaçıran işletmenin yaşadığı ayakta kalma arzusu aynen varlık gösteriyor.

Bizim yapacağız tek şey sektörel bazda rekabetin, emeğin ezmeyeceği ölçekte kalmasını sağlamaktır.

Ama Türkiye’nin yaşadığı coğrafyanın getirdiklerinin yanında halihazırdaki insan kaynağının daha iyisini yapacak nitelikte olmadığını hepimiz biliyoruz.

Ama daha fazlasını yapmalıyız.

Benden söylemesi…



Bu yazı, 17.05.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.




19 Nisan 2024 Cuma

OLMADIK İŞLERE HAZIRLIKLAR

Ortadoğu karışırken dünya piyasalarının tepkisizliğine mi şaşıralım yoksa Türkiye’nin çıkmazdaki durumunu daha da çıkmaza sokan gelişmelere mi bilemedim!..

Ne yapıp ne edip muasır medeniyetler seviyesine geleceğiz ama içerideki sancılarımız nedeniyle akıldan yoksun politikaların hüküm sürdüğü dönemlerin geri götürüşlerinden kurtulamıyoruz bir türlü…

Olur da kronikleşen sorunlarımızı aşar, gerçeği olduğu gibi görür ve ortak aklı önceleyecek refleksle bilim odaklı girişimlere başlarsak, bak bakalım o zaman neler olacak neler!..

İsrail ile İran arasındaki gerilimin küresel bir tepkiselliğe neden olmadan durulması gündemine geçmek gerekiyor ama aslında yaşananların hepsinin merkezinde iyice ısınan küresel ekonomiyi daha da ısıtmamak yer alıyor.

FED’in yılın ikinci yarısından itibaren faiz indirimine gideceğine yönelik beklentiyi esas alan Türkiye gibi birçok enflasyonist sorun yaşan ülkenin hayallerini suya düşürecek askeri riskleri bir tarafa bırakacak olsak da konu dışında bırakılamayacak başka başlıklar var.

Yaşananlara göre dozajı oldukça düşük saldırıların etkisi büyük propaganda savaşlarıyla etkileşimine odaklanmaktan ziyade ekonominin toplum üzerindeki belirleyiciliği ve bunun da seçimlere yansıması 2024’ün konusu aslında…

Dünyanın yarısından fazlasının seçimlerle yeni yönetimleri iş başına getireceği bir seçim sürecinde halihazırdaki yönetimlerin tek gündemi küresel ekonomiyi ve dolayısıyla bunun etkileyeceği ulusal ekonomilerini ürkütmeden parasal sıkılaşma sürecini kazasız belasız atlatmak…

İsrail’in bu yaklaşımın getireceği pasifist politikalara duyduğu güven ile yılın başından bu yana kanlı terör eylemlerinde eşiği giderek daha da yükselttiğine şahit olurken dünyayı en çok etkileyecek seçim olan ABD Başkanlık seçimlerini kullanarak büyük dönemeci etkilemesi tesadüf değil.

İsrail’de soykırım suçlamasıyla devletin kısa tarihine kan bulaştıran Netanyahu’nun Siyonist emellerinin ülkeyi soktuğu riski bir tarafa bırakacak olursak İran ile ortaya koyulan didişmenin sonunda Çin’i de yıpratacağı bir senaryo nedeniyle ABD’nin cevaz verdiği dron saldırısı son olmayabilir.

Ama küresel ekonominin ateşini söndürmek isteyen ABD’nin faiz indirimi gündemi ekonomik parametrelere göre şimdiden 2025’e taşındı bile…

FED üyelerinin verdiği sinyallere göre faiz indirimi başlangıcını işgücündeki talep daralmasına kadar sürdürme eğilimi belirginleşiyor.

Şu ana kadar ufak birkaç pürüz dışında ABD ekonomisinin hızla iyileşmesi ve Çin ile rekabetten kaynaklı olarak esasında Trump’ın başını çektiği “ABD’de üret, ABD’de tüket” politikası oldukça etkili oldu.

Her ay yüzbinlerce kaçak göçmenin ülkeye girişine rağmen ABD ekonomisindeki hızlı iyileşme yerelde hissedilse de makro boyutta ülke ekonomisinin sürdürülemez borçlarla ilerlemesine çözüm arayan yaklaşımlar gerekiyor.

Afganistan’daki maliyetten kurtulan ABD’nin Orta Asya’da açtığı boşluğu Çin’in dolduracağı teorisi çok da karşılık bulmadı.

Çin’in askeri yayılımdan ziyade ekonomik yayılımı esas alan politikasının getireceği durum şu an ABD askeri ve istihbarat yönetiminin gündeminde yer alıyor.

Çin’in çatışma ortamlarıyla yıpratılması ve ekonomik gücünün sarsılmasının sağlanması hedefleniyor fakat ne Güney Çin Denizi’ndeki gerilim ne Tayvan’a verilen sınırsız destek ne de Avustralya ile yapılan AUKUS paktı bu zamana kadar bu etkiyi uyandırmadı.

Şimdilerde Japonya’nın silahlandırılması konusun masaya yatırılsa da Japonların istekleriyle ayırdıkları bütçe silahlanma konusunda ABD’nin gazına gelmeyeceklerini gösteriyor.

ABD’nin politikasının aksi yönden oluşan tablo ise daha şaşırtıcı bir durumu meydana getirdi.

Ukrayna nedeniyle sıkıştırılan Rusya’nın Çin ile ayrıştığı gündemden giderek yekpare olmaya dönük bir gündeme koştuğu ve silah, enerji, üretim ve tüketim kalemlerinde büyük bir iş birliğine girişmesine neden olduğu görülüyor.

ABD kendi eliyle küresel sistemin sözde şer üçgenlerini birleştiriyor.

İran’a yapılmasına müsaade edilen cılız hava saldırısı ise aslında İran’ın hava savunma sisteminin sınanması amacına dayanıyor.

İran petrollerinin yegâne alıcısı Çin ile Hürmüz Boğazı’nın petrol fiyatlarına etkisini esas alacak senaryolar nedeniyle kazan kazan ya da kaybet kaybet planları ABD’nin İran’a askeri yaklaşımını sorgulamasına neden olsa da İsrail’in saldırganlığı ile bir sınır çizildiği açıkça görülüyor.

Mesele Türkiye için ise tam bir karmaya ya da büyük bir fırsata gebe olabilir.

Bunun belirleyicisi olan başlık ise İsrail’in dronlarının hangi hava sahasını kullandığıyla sorusunun cevabıyla oldukça ilintili olacak.

Her koşulda Irak hava sahasını kullanan İsrail’in IKBY koridorunu mu yoksa ABD kontrolündeki bölgeleri mi kullandığı bir muamma…

Dronlar, İsrail’den mi kalktı yoksa Irak içindeki başka bir lokasyondan mı, oda belli değil.

Fakat en olası senaryo IKBY’nin hava sahasının kullanılmış olacağı ki bu durum Irak ile Türkiye’nin ortak operasyon yapmayı planladığı PKK’ya karşı İran’ın da destek vereceği bir süreci beraberinde getirebilir.

Yumurtalık Petrol Boru Hattı, Irak Merkezi Hükümeti’nin yasadışı görmesi nedeniyle kullanılamıyor ve Uluslararası Tahkimden çıkan cezanın da Türkiye tarafından ödenmemesi ile kilitlenen bir bölgesel denklem var.

Şu aşamada yaşananlar nedeniyle olası bir petrol anlaşmasının ABD’nin desteği ile İran’ı ve Hürmüz Boğazını egale edecek bir Irak Petrol Boru Hattına dönüşmesi mümkün olabilir.

Bu Erdoğan Yönetimine olan güvenin yanı sıra Türkiye’nin Rusya ile yakın iş birliğine dayalı siyasetin de zedelenme taleplerini Amerikalıların talep dosyasına ekleyecektir.

Fakat silah sanayisinde dışlanan Türkiye’nin ekonomik kazanım elde etmeden böyle bir yola girmesi ne kadar makul olur orasını tam kestiremiyorum.

Hesap içinde hesap var.

En temel mekanizma ise para kazandıracak ve riskleri ötekileştirecek yaklaşımın Türkiye tarafından esas alınacağı gerçeğine dayanıyor.

Türkiye’nin Sevr korkusu yıllar boyunca ABD’nin gölgesine sığınmasına, İsrail’i ilk tanıyan devlet olmasına ve Filistin ile yaşanan katliamlarda sessiz kalmasına neden oldu.

Bugün aksi bir tablo çizilmiş olsa da Türkiye, kazanım göreceği senaryolarda hızlı pozisyon değiştirmeye alışık bir devlet.

Erdoğan’ın hafta başında yapmayı planladığı Irak ziyareti eğer iptal olmazsa gündemi epey yoğun olacağa benziyor.

Ardından üç hafta sonra Beyaz Saray’a gidecek Erdoğan’ın iç politikadaki sessiz hâlinin arkasında da yol haritasını tam olarak belirleyememiş olmanın getirdiği bir durum da var.

Her şey değişir ama değişmeyen tek şey koltuk ikbalini sağlayacak politikaların her zaman masada olduğu gerçeğidir.

Bu ölçekte bir yaklaşım ile bir ay içinde İYİ Parti’nin yeni genel başkanı ile CHP Genel Başkanı Özel’in Erdoğan ile kuracağı ilişki, yakın geleceği iyiden iyiye şekillendirecek iç gündemleri oluşturacak.

Kaotik bir dönüşüm çizgisinde, küresel ekonominin iyileşme sancısı içinde, iç politikanın belirsizliği ve terörle mücadele gündemine sürülecek Türkiye için başka senaryoların da çalışıldığı haberlerini biliyorum.

Hiç beklenmedik gündemleri sonbaharda bir anda önümüzde bulabiliriz.

Benden söylemesi…

 


Bu yazı, 19.04.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

15 Mart 2024 Cuma

ZORLUKLARIMIZI AŞACAK SON DEVRİM

 

Dünyanın son devrimi yapay zekâ çağına girdik.

Bu konuda ilk regülasyon yani yasal düzenleme de Avrupa Birliği tarafından geçtiğimiz hafta itibarıyla yapıldı.

Türkiye’nin çok ilgi gösteremediği ama bir ara Sanayi 4.0 olarak dillere pelesenk olmuş popülist söylemlerle, sanki konunun takipçisi olduğumuz algısı yerleştirilmişti.

Hatta ne söyleyeyim, Cumhurbaşkanlığı himayesinde Hazine ve Maliye Bakanlığı bünyesinde hayata geçen Bir Milyon Kodlama Eğitimi çağrısı yapılınca heyecanlanmış, “Acaba bu sefer olacak mı?” diye içimden geçirmiştim.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın uhdesinde kurulmuş bu kapsamda hizmet veren bir internet sitesi var.

Ayrıca Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığa’na bağlı olan Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK)’nun da BTK Akademi isimli başka bir internet sitesi bu konuda hizmet veriyor.

Yazılım öğrenmek için bu sistemlere girenlerin çoğunluğu ilk seviyede eğitimlere başlamış kişilerden oluşuyor.

Bu da BTK’nın paylaştığı verilere göre iki milyon kişiyi geçti.

Üst düzey yazılım eğitimlerine devam eden kişi sayısı ise bu iki milyondan sadece toplasanız on bin kişi olarak görülüyor.

Yazılım işi öyle kolay bir iş değil.

Algoritma mantığını kavradıktan sonra bunu hayata uygulamak için önce dünyadaki mevcut programları bilmeniz gerekiyor.

Tarayıcıdan kısa bir araştırma ile bir bakıyorsunuz ki Dünya fersah fersah ileride…

Bunu görünce tabii ki bir yenilmiş hissi ve boşa geçen zaman algısı oluşuyor insanda…

Fakat 2 milyon kişinin ilgi göstermesi büyük bir başarı…

Emin olun, başka ülkelerde bu sayıları yakalamak mümkün değildir.

Ama her zaman olduğu gibi devletimiz temelini attığı işin devamını getiremiyor.

Altyapı kurulmuş, dijital platformlarda eğitimler veriliyor, insanların da ilgisi var.

Aslında Dünya ile kıyaslanınca daha emekleme durumunda olmamızdan korkarak karamsarlığa kapılıp bırakıp gidenlere bir kariyer hedefi sunabilsek ne olurdu acaba?

Daha yeni bir hâdise olmasın rağmen, Dünya yapay zekâ konusunda aldı başını gitti.

Yetişmek halihazırda tam donanımlı işgücü ile biraz zor.

Peki biz daha emekle dönemindeyken ne yapabiliriz?

İşte bunları tartışmamız gerekiyor.

Fakat her zaman olduğu gibi, Türkiye’nin seçime kilitlenen ve toplumu birbirine düşman eden söylemlerini merkezine alan bir siyaset ve siyasetçi profiline hapsolduk.

Bunun değişmesi şart!

Yakın zamanda ucuz işgücü ile üretim için Türk Lirasını değersizleştirme politikasına girişmiştik.

Bugün bunun ne kadar da anlamsız bir çalışma olduğu ortaya çıkmış oldu.

Çin çoktan sanayi gücünü makine öğrenmesine taşımaya başladı bile...

Kimsenin talip olmadığı geçmiş yöntemlerle geleceğe gitmeye çalışıyoruz.

Hâlbuki yapay zekâ ile birlikte istihdamın küresel anlamda yüzde 9 etkileneceğine dair ABD’de yapılan çalışmalar var.

Bu da demek oluyor ki, işsizlik hanesi daha da büyüyecek.

Fakat buna rağmen yüzde 43 oranında yapay zekânın getireceği yeniliklere bağlı iş kolunun ortaya çıkacağı öngörülüyor.

Bu durumda elimizdeki iki milyon yazılım heveslisinin bulunması iyiye işaret.

Ama Türkiye’nin ucuz işgücü olma hayali ile yaptığı politikalar boşa giden yılların ve kaybolan Doların artık bu yolla geri gelmeyeceğini bize gösterecek.

Bu aşamada kaybettiğimiz sermaye gücümüzü geri kazanmak için önümüzdeki yıllar ortaya koyulacak politikalar bugünde belli aslında…

Ülkedeki varlıkları satışa çıkararak kaynak üretip kamunun üzerinde bir yük olarak görülen kamu hizmetlerini sınırlayarak bütçe dengesini sağlamak formülü bilinen reçete olarak karşımızda duruyor.

Bunun yerine NATO dâhil, güvenlik merkezli yazılım sızmalarına karşı çalışmalarda ön ayak olabilir ya da büyük verileri işleyecek ve bunları analiz edecek sistemlerin kurulmasını planlayabiliriz.

Devlet bu işi yapamaz ama yapılmasına ön ayak olabilir.

Bunun için doğru teşvikler ve doğru lansmanlar yeterli.

Nasıl ki TOGG için birçok olumsuzluk ortaya koyulduysa da, Babayiğitlerin bir araya gelmesi “Kazan Kazan Politikasını” şekillendiren temel öğeyi meydana getirmişti.

Yine öyle olabilir.

Çip üretiminde Tayvan’ın küçük bir ada ülkesi olarak onca zorluğa ve Çin gibi bir dev tarafından her an işgal edilme stresine rağmen elde ettiği başarılara bakıp, kendi hikâyemizi yazmak için elimizde ne kadar çok imkân olduğunu görmeliyiz.

Vakit geçmeden atılması gereken doğru adımlarla, Türkiye’nin dijital varlığını büyütebilir, bunun yaratacağı ekonomi ile önümüzdeki zor yılları atlatacak bir patika çıkabiliriz.

Değer üretmeden başarı sağlanamaz.

Kendi değerimizi, Avrupalı turistlere işgücü ile ülkemizi onların huzurevi hâline getirme seçenekleri arasına sıkıştırmayalım.

Emin olun Türkiye için yapılabilecek çok şey, yeter ki istensin.

Benden söylemesi…

 


Bu yazı, 15.03.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.




23 Şubat 2024 Cuma

SESSİZ KÖŞENDEN ÇIKMA FORMÜLÜ


Ülkelerin normal nüfus artışına göre planlanan yatırımlar, göçmenlerle birlikte sekteye uğrar.

Birçok ülkede yapılan çalışmalar her bir göçmenin, kullandığı altyapı hizmetlerinin gelişmesi için göçmenin yıllık maaşının dört katı kadar bir yatırım gerektirdiği ortaya koymaktadır.

Yani hastane, konut, okul, üniversite, sanayi tesisi vb. gibi yatırımlara ihtiyaç duyulmasına neden olmaktadır.

O zaman gerçekten göçmenler ekonomiye söylenildiği kadar katkı sağlamıyor mu?

Bu açık gerçeklikle birlikte konuya bakıldığında aslında bir ülkede kapasite fazlası yoksa yani bir ülkenin okulları, hastaneleri, konutları, üniversitelerinde halihazırda bir boşluk olmadığı durumda, ülkeye giren göçmenin ülkeyi büyük bir zarar uğrattığı açıkça görülüyor.

Peki göçmenlik zarar veriyorsa Amerika ve Avrupa neden sürekli göçmen alıyor?

Avrupa yaşlanan nüfusu nedeniyle artan, boşa çıkan kapasiteyi doldurmaya çalışırken bir yandan da ekonomik olarak büyümeden kaynaklı olarak yeni iş güçlerine ihtiyaç duyduğu için göçmen politikasını kontrollü olarak artıştan yana şekillendiriyor.

ABD’de ise durum çok başka…

ABD çok büyük bir ülke ve finansman sağlama ve iş fırsatları konusunda çok cömert bir ülke…

Nitelikli göçmenin ABD ekonomisini büyütmesi, niteliksiz göçmenin de işsizlik oranları epey düşük olan ABD’de üretimin devamını sağlaması noktasında çok önemli bir yeri var.

İkisinin de büyük katkısı olsa da esas katkı tabii ki de nitelikli göçmenden geliyor.

Yani roket ya da uzay mekiği yapacaksınız veya nükleer santral konusunda ulaşılması çok zor bir işgücüne ihtiyacınız var, diyelim.

İşte tam da bu aşamada göç politikalarını devreye sokabilirsiniz.

Birçok Avrupa ülkesinin genel yaklaşımı bu olsa da sanırım göçmenliği programlı bir şekilde uygulayan çok az devlet var.

Yatırım, altyapı ve nitelik noktasında en dengeli göç politikasını Kanada uyguluyor.

Yani en basit anlatımla vatandaşların refahını sürdürmek ya da geliştirmek için devletlerin göçe başvurması makul bir politikadır.

Fakat Türkiye’nin yaptığı çok ama çok başka…

Yetmeyen kaynakları daha verimsiz bir kullanıma heba ederken, kontrolsüz doğurganlık oranlarıyla birlikte nüfus dengesinin de önümüzdeki on yıllarda büyük değişimlere ulaşacağı kaçınılmaz bir gerçeklik olarak ortada duruyor.

Bazıları kızıyor olabilir, konuya faşizan bir bakış olarak da ötekileştirebilir.

Ama emin olun bundan çok daha fazlası var.

Türkiye’nin gelişmiş ülkeler sınıfına yakın bir doğurganlık oranına yakınsadığı bir dönemde göçmenlerin yüksek doğurganlığının getireceği sonuç basit analizlerle bakınca bile, 30 sene sonra ülkenin ana dilinin Arapça olup olmayacağının tartışmaya açılması sonucunu doğuracağı ayan beyan ortadadır.

Bugün asıp kesen hiçbir siyasetçinin o zamanları göremeyeceğini unutmamak gerekiyor.

Siyasal iktidarın görmezden geldiği bu çok ama çok önemli sorun, kısa zaman sonra Türkiye’nin ana gündem maddelerinden biri hâline gelecek.

Neden mi?

Çünkü kemer sıkma politikalarında yakın zamanda sonraki aşamaya geçilecek ve yükü paylaşmayan zenginlere, politikacılara ve Beyaz Türklere kimse bir şey söyleyemeyecek.

Geriye kim kaldı ki?

Tabii ki de Suriyeliler, Afganlar ve daha birçoğu…

Sorunları sürekli olarak öteleyen ve sorumluluğunu gölgeye çeken siyasetçilerin bu umursamaz tavrının hangi soruna çözüm üreteceğini düşünmekten yorulan vatandaşların bir kısmı artık düşünmeyi bıraktı.

Köşesin çekildi.

Ama köşelere çekilmek sorunlarımızı çözmeyecek.

Köşeye çekilmek yerine köşemizi bulmanın yolunu bulacağız.

Ve bunu tüm vatandaşlarımızla yapacağız.

Türkiye, medyanın ve meydanın akıldışılığına terk edilecek bir ülke kesinlikle değil.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Mısır Devlet Başkanı Sisi ile bir araya gelmesi Devlet Aklı’nın önemli bir sonucuydu.

Mısır ve Türkiye’nin yaşadığı ekonomi zorluklar bu iki devletin bir araya gelmesiyle ortaya çıkacak kümülatif gücü maalesef büyük oranda kırıyor.

Türk Devletleri Teşkilatı ya da AB ile de ekonomik çözüm olası görülmüyor.

O zaman Anka kuşu gibi küllerinden doğan bir Türkiye, Ergenekon Destanı’ndaki gibi dağları eriten bir Türkiye olmak lazım.

Peki ama nasıl?

Öncelikle şu siyasileri değer vermekten vazgeçerek başlayacağız.

Ardından hesap sorarak.

En sonunda ise her şeyin kararının bir avuç ayrıcalıklının vermesine fırsat vermeyen bir sistem kuracağız.

Zor olsa da başarmalıyız.

Çünkü bulunduğumuz coğrafyada istenmiyoruz.

Ve bizi göndermek için sıraya girenlerin büyük çoğunluğu yüzümüze gülmekle meşguller…

Fakat size bu coğrafyada istenmeyen başka bir millet daha söyleyeyim mi?

Kürtler…

Türkler ve Kürtlerin birleşmesi hem Batı’yı hem de Güney’i öyle bir korkutuyor ki o nedenle iki taraf da bu iki milletin arasının sürekli kötü olmasını, sorunlu olmasını istiyor.

Bu politikalara ve istihbarat hareketlerine girişiliyor.

Bu gerçeği ise bir tek göremeyen biz Kürtler ve Türkleriz…

Çok önemli mesele bu…

CHP’nin yapacağı ön seçimi ve partiyi tüm siyasi tabanlara açmaktır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurucu Meclisi’nden biraz ilham alarak partinin bazı görüşlerin tekelinde kalmasına müsaade edilmemeli…

AK Parti için yapılacak şey ise seçim barajını indirmek mümkünse dar bölge seçim sistemini getirmek, Almanya’nın 200 yıldır uyguladığı Avrupa Birliği’nin Yerel Yönetimler Özerklik Şartını getirmektir.

Vali, kaymakam ve muhtarlıkları kaldırarak tasarruf kültürü meydana getirilmelidir.

Eş zamanlı olarak da PKK’nın tepesine tam anlamıyla çökmektir.

Ama iktidar ve muhalefeti oluşturan bu iki kesimin sadece kanun ve tüzük değişikliği ile bu yola girmekten kaçındığını görüyoruz.

Neden mi?

E benim iyi niyetli vatandaşım! Neden olacak?

Koltukları korumak tabii ki de?

Başka bir dert olabilir mi?

Biliyorum, siyasetin bu saçmalığı ve siyasetçilerin çapsızlığı sizi çok yordu.

İstedikleriniz yerine sunulan saçma politik söylemlerle oy tercihleriniz şekillendirilmeye çalışılıyor.

Bunun getirdiği sorunu anlıyorum. Anlatmaya çalışıyorum.

Sistem tıkanıklığını aşmak zor.

Sokağa çıkınca ya FETÖCÜ ya GEZİCİ olarak “vandallık”la suçlanıyorsunuz.

Demokratik haklarınızı kullanamadığınız ortada…

O zaman elinizdeki tek aracı kullanın:

Sosyal Medya…

Evet birçok trol var.

Evet algı çarpıtmaya çalışan etki ajanları var.

Evet takip ve beğeni budalası birçok kişi var.

Evet ahlakı zorlayıcı izanı aşan ifadeler var.

Evet ciddiyetsizlik ile dikte arasında bir skala var.

Ama sana etki edeceğin başka bir alan bırakılmadı be Fikret Abi…

Evlenmek çocuk yapmak ya da ev işine bakmak ya da indirimli marketlerde çalışarak ailesini bir arada tutmaya çalışan, başka bir vizyon biçilmeyen kadınlarımızdan Jale Ablamız da sesini çıkarmalı artık.

Kanun ve nizama uygun bir şekilde tepkinizi gösterin.

O çok büyük unvanlı kişilerin tweetlerinin altına yazın.

Düşüncenizi belirtin ama asla hakaret etmeyin.

Sizi manipüle etmelerine izin vermeyin.

Sizin gibi düşünmeyenleri ikna etmek için uğraşmayın.

Sadece kendi istek ve düşüncenizi söyleyin.

Çünkü artık sizin istekleriniz hiçbir yerde duyulmaz oldu.

Sesinizi kıstılar…

Benim gibi birkaç gazetecinin çabası da artık sesinizi duyurmaya yetmiyor.

Gündem değiştirme gayreti için harcanan kaynaklar hedeflerine ulaşıyor.

Sadece istediğini söyle…

Yakında senin sesini daha gür çıkaracak bir şeyler yapmaya niyetliyim.

Sen hele bir başla, emin ol gerisi gelecek.

Benden söylemesi…

 

 

Bu yazı, 23.02.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.




12 Ocak 2024 Cuma

NAMUSSUZ, SİROZLU VE ÇİNLİ




Namuslu filmi çok bilinen Şener Şen klasiklerindendir.

Namusuyla mutemetlik yapan Ali Rıza Bey, çalıştığı kurumun paralarını bankaya yatırırken hırsızlar tarafından soyulur.

Ne yapacağını bilmeyen Ali Rıza Bey soluğu kurumda alır.

Üstü başı yırtık, elinde silah. ceplerinde de hırsızlardan kurtarabildiği birkaç tomar para ile kurum amirinin karşısına dikilir ve soyulduğunu söyler.

Amiri hemen kapıları kapatarak “Ulan aferin, hiç beklemezdim. Aferin sana…” der.

Ondan sonra üst amire ve sonrasında onun üstü olan en üstüne de gittiğinde aynı muameleyi gören Ali Rıza Bey, sağlam girdiği kurum binasından paraları onun çaldığını düşünen yöneticiler tarafından daha sonra paraları paylaşmak adına gerçekten soyulmuş gibi görünmesi için darp edilip silahla vurularak ambulans ile çıkarılır.

Amirlerini, iş arkadaşlarını hatta ailesini dürüstlüğüne inandıramayan Ali Rıza Bey bir süre sonra bu beyhude çabadan vazgeçer ve düzene uyum sağlar.

Namuslu olduğunu kimseye inandıramayan Ali Rıza Bey’in “Namussuz” hâli ise beklentileri epey aşarak filmin sonunda herkesi şaşırtacak bir noktaya ulaşır.

İzlemeyenler muhakkak izlesin.

Çünkü film toplumun çürümüşlüğüne güzel bir vurgu yapar.

Türk toplumu ne ara bu aşamaya geldi bilemiyorum ama “Aman canım neme lazım şimdi?” tarzı yaklaşımın hâkim olduğu bir duruma geldik.

Siyasetçilerin çalması her türlü değeri kullanması makul görülür oldu.

Çalıyor ama çalışıyor, denildi.

Avukat ya da hekim olan milletvekillerinin kamu kurumlarından iş alması normal kabul edilir oldu.

Ama en önemlisinin ne oldu biliyor musunuz?

Eğer namusunuzla para kazanmak ve işinizi yapmak istiyorsanız, işte en büyük suç o oldu.

Tabii işini namusuyla yapan milyonlarca insanı zan altında bırakacak değilim.

Ama bu aşamada kendi mesleğimin yani gazeteciliğin ne kadar kaypak ne kadar iki yüzlü ve ne kadar egoist bir meslek olduğuna değinmeden geçemeyeceğim.

Herkesin kendisini nimetten sandığı bir dünyada gazetecilerin büyük çoğunluğu kendisini kurtarıcı görür.

Meslek hastalığı ne yaparsınız işte…

Ahlakını koruyanların çoğu ahlaksızlaşanlarca kullanılırken ahlaksızların yaptıklarına ya da yapacaklarına inanamaz hâle gelirsiniz.

Yalan söylemek normalleşirken değerleri korumak enayilik olur.

Az sayıda namuslu meslektaşımı tenzih ederek genelinin patron olduğu basın sektöründe emekçinin yanında yer alan neredeyse kimse yok artık.

Eskiden okurlar, vatandaşlar basın mensuplarına destek olur sahip çıkardı.

Ama artık “Yetenek Sizsiniz” modunda içerikler ile kısa süreli şöhret olma arayışına dönüşün vatandaşlık normali, sosyal medyada yalan söylemekten yaygara çıkarmaya ve ahlaksızlığı normalleştirmekten çıkar amaçlı haberciliğe kadar her şeyi görür olduk.

Bu medyanın kara kazanlarında pişenleri şu satırlara döksek; tatsız, tuzsuz, acımsı hamurları yoğurur, çıkan ürünleri tezgâha bile koymazsınız.

Peki neden geldik buraya dersen eğer başlıyoruz.

Yasama, Yürütme, Yargı sürecinde bu üç büyük erki denetleyebilecek tek gücün Basın olduğu gerçeğini unutalı 60 yılı geçti.

Basın İlan Kurumu’nun hayata geçmesinden sonra medya patronluğu ve tiraj için tencere tava dağıtımı süreçlerine kadar yaşadıklarımız bir yana sonrasında holdinglerin medyaya girerek çıkarlarını korumayı hatta kamunun mallarını üç kuruşa talan etmeye çalışıldığı basın gücü başka bir tarafta…

Sonrasında gelen “Çarşı her şeye karşı…” tutumundan kamu basını diye abuk sabuk bir basın yapılanmasına evrilen garip vakitler geçirerek içinden çıkılmaz ve Yasama, Yürütme, Yargı’nın denetlenmesinin uzun bir zaman önce unutulduğu acayip bir düzene kavuştuk.

Zorlu zamanları daha zorlu hâle getiren o denemin zorluklarının gereklilik sanan halktır.

Dandini dandini dastana, danalar girmiş bostana…

Diye diye bostanı ülke, danayı da dış güçler, yapan bir siyasete esir oldu garip ülkem.

Anlat dök içini be Yiğido, demeyin sakın haa!..

Enginler olur taşarım sonra…

Ama bu düzen böyle gitmez o kesin.

“Yazar kaza atanları arar hâle mi geldik!” kafasından çıkarak günün gerçeklerine odaklananlar; finansal okuryazarlık gibi kıymet arz eden süreçlerin eksikliğini sadece şu nas ve faiz söylemlerinde ne kadar çok işe yarayacağını çok iyi biliyordu.

Gel gelelim olmadı.

Biz okumayı, araştırmayı sevmiyoruz.

Çalışmadan zengin olmayı Namusluluk, çalışarak zengin olmayı ise Namussuzca bir yaklaşım ve tercih olarak görüyoruz.

Aleni bir şekilde hiçbirimiz bunu dile getirmesek de bugünkü düzenin bizi getirdiği nokta artık bu oldu.

2023 Çin Diplomasisi ve Uluslararası Durum Sempozyumu’nda konuşan Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi ise öyle bir laf etti ki tam bizlik:

Kamboçya, Laos, Taylan, Endonezya, Malezya’nın ardından Türkmenistan, Kırgızistan ve Tacikistan da, Orta Asya'nın tamamını kapsayacak şekilde ortak geleceğe sahip bir topluluk inşa etme saflarına katıldılar.

Türk Devletleri Teşkilatı ile yeni bir dünya düzeni kurmayı hedefleyenlerin arkasını çoktan oyup içine de bade koymuşlar.

28 Şubatvari girişimler ile geçmiş refleksi harekete geçirme anlayışı da devreye alınsa da dikiş tutmuyor ama sokağa çıkmaya niyetlenenlerin eskiden Cumhuriyetçiler’den şimdi Gezici ve FETÖ boyundan sonra bir de 28 Şubatvariciler eklendi.

Ne olacağını sandın ya…

Değişecek ve tüm toplumu da daha demokratik hâle falan getireceğini mi?

Yok öyle bir şey kardeşim…

Anlattık o kadar Namuslu Namussuz hikayesini…

Unutma baştaki Ali İhsan Bey ise onu bu hale getiren kesinlikle her arsızlaştığında daha da şımartan seçmendir.

Tüm Dünya’da yeni seçimin yeni planlar anlamına geldiği düşünülse de bizde yeni seçim sadece yeni yaftalamalar, düşmanlaştırmalar ve ötekileştirmeler demektir.

İnanmayın, kanmayın…

Adaylara aldanmayın.

Boş verin kardeşim. Derdi tasayı yüklemeyin.

Ülkedeki her şeyi dert edinirseniz sizi de Siroz edip kısa yoldan gönderirler.

Benden söylemesi…



Bu yazı, 12.01.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.