28 Haziran 2024 Cuma

ÜLKÜCÜ KUTBA DENGE, EKONOMİYE NATO VE AB AYARI

 


Bazı mesleki alışkanlıklarım var.

Bunlardan biri Bütçe Görüşmeleri dışında kalan Meclis’in çalışma zamanlarında, haftalık olarak düzenlenen, Meclis’te grubu bulunan partilerin Grup toplantılarının detaylarına odaklanmaktır.

Orada dile getirilen kulislerden çok daha fazlası zahirde gerçekleşiyor.

Yani kimin kim ile konuştuğu ya da konuşmadığı, bunun yanında konuşurken söyledikleri kadar söylemeyerek es geçtiği konular ve özellikle de Genel Başkanların konuşmaları sırasında takınılan tavır birçok anlam taşıyor.

Bazıları coşkuyla alkışlayarak belirli bir mesaj verirken bazıları da “Aman şimdi sorun var zannedilmesin!..” tadında bir alkışlamayla diğerlerine katılıyor.

Ama bazıları vardık ki, alkışlama tercihlerinde seçici davranıyorlar.

Eskiden bu kişilerin sayısı daha fazlaydı.

Şimdilerde ise yıllarda Genel Başkanlara yakınlık göstermek adına daha sert(!) bir alkışlama üslubu gelişti.

Bir de Genel Başkanla arası limoni olan ve kapının yolunu gözleyen siyasiler, Grup Toplantılarına ya katılım göstermiyor ya da katılsa bile tepkisel bir tutum içinde bulunuyor.

Bunu da salonun ya köşe bucağına oturarak ya da gönülsüz takip, dinleme ve alkışla gösteriyorlar.

Bu kapsamda, bu hafta iki isim oldukça öne çıktı.

Bunlardan biri İsmail Saymaz’ın yazdığı, “Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın istifası…” yani bugünün popüler deyimiyle görevden affı talebi kulisiyle görüldü.

Gözlemlerim zaten Koca’nın üzerinde bir hâller olduğu yönündeydi.

Alkış konusunda da bayağı çekingen bir tutum sergiledi.

“Bir şeyler olacak dur bakalım!”, demeden Saymaz bombayı patlattı.

Habercilik yönüyle tebrik ederim.

Ama Fahrettin Koca’nın istifasını sunduğu kulisinden daha önemli gelişme Koray Aydın’ın İYİ Parti’den istifa etmesidir.

“Yıllanmış bir siyasetçi, ne etkisi olacak?” demeyin.

Büyük tablo öyle değil.

Meral Akşener, İYİ Parti’yi bıraktıktan sonra yerine halef olacak Müsavat Dervişoğlu’nu işaret etmişti.

Dervişoğlu yanlış politikaların erittiği İYİ Parti’yi ve küskünleri toplama politikasını merkeze alarak ikinci şahlanış hikayesini kurgulamaya başlarken Meral Akşener’in Külliye’ye çıkması İYİ Parti’yi epey zora soktu.

Üstelik bir de partiden fotoğraflarının indirilmesini istemesi ise örtük bir mesaj barındırdı.

Kurucu Genel Başkan olmasına rağmen parti ile kurduğu ilişki, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı görevini Erdoğan’a devrettikten sonraki sürece oldukça fazla benziyor.

Abdullah Gül, tekelleşen AK Parti siyasetinde yer bulamayacağını bildiği için otorite olmaya çalıştı.

Karşılık bulamadı.

DEVA Partisi ile yakınlaştı, Ali Babacan ile görüşmeler yaptı, hatta Cumhurbaşkanı Adaylığı için ortak adaylık misyonuna talip oldu.

Ülke için yeni bir hikâye yazılması gerektiğini söyleyerek kendi camiasında oyun değiştirici olmaya çalıştı.

Meral Akşener de tam olarak aynı yolun taşlarını döşemeye çalışıyor.

Abdullah Gül’ün durulmasında en büyük etken Erdoğan’ın çok güçlü bir siyasi figür olmasının getirdiği büyük etkiydi.

Meral Akşener de kendi camiası olan Ülkücüleri organize edebilmek için, partisiyle olan bağlantısını pamuk ipliğine bağladı, ve ardından Külliye’de Sinan Ateş gündemini Erdoğan’ın önüne getirecek bir görüşme yaptı.

Amaç; Ülkücüleri birleştirecek bir hareketi hayata geçirmek ve bu süreçte Alparslan Türkeş’in rolüne soyunarak milliyetçileri birleştiren çatı olmaktı.

Nitekim Erdoğan’ın Grup toplantısında, CHP ile yürünen “Yumuşama Gündemi”ni yerle bir ettiğini görmemize rağmen Sinan Ateş Davasına ilişkin bir tavır almadığına şahit olduk.

Ülkücülerin birleşmesi Erdoğan’ın işine gelmez.

Halihazırdaki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi çarpık bir Başkanlık Sistemi olsa da iki kutuplu bir siyasetin oluşmasına neden oluyor.

Bu da Muhafazakâr çoğunluğa sahip Türkiye siyasetinde iktidarın her zaman AK Parti ya da onun türevlerinden çıkacağı mantığını dayatıyor.

Fakat son yıllarda öyle olmadı.

İnsanlar muhafazakârlıktan soğudu.

Din olgusu, geride bırakılan ve birleştirici bir unsur olarak gündemden düşen bir hâl almaya başladı.

İşte tam bu gündemde, solda birlik oluşturan ve merkez olmaya başlayan CHP’ye karşıt olan AK Parti’nin erimesi başladı.

CHP yükseliyor, AK Parti düşüyor.

İyi ama Başkanlık Sistemi’nde karşıtlıklar her zaman işleri ötekisini var eder, demiştik.

Doğru da dedik.

İşte Meral Akşener de dağılan muhafazakâr boşluğu MHP ile doldurmak istiyor.

Küskünleri toplayan, sert milliyetçilikten biraz daha soft bir milliyetçiliğe de geçip içinde Zafer Partisi gibi uçları da BBP gibi softları da barındıran bir siyasete merkez olan MHP, Türk siyasetindeki kutuplaşmada yükselen değer olabilir.

İşte tüm bu planların ortasında MHP’ye en yakın isim olan ve bir birleşme olacaksa ancak Koray Aydın ile mümkün olacağı gerçeğine dayanan hesaplar Koray Aydın’ın elinden uçtu gitti.

Koray Aydın da bu durumdan dolayı kurucusu olduğu partiden istifa etti.

Daha iyi görevlere gelemeyeceğimi bilmeme rağmen istifa ediyorum, çıkışı bu durumu özetleyen ifadesi oluyor Koray Beyin…

Siyasette herkesin bir hesabı var.

Şu an tüm hesap Temmuz’daki Sinan Ateş davasına kilitlendi.

Bahçeli’nin sağlık sorununda bunun ne kadar yeri vardır bilinmez ama MHP yine siyasetin tam ortasında yer alan bir hesabın içinde bulunuyor.

CHP ise solda daha da derinleşecek bir taban çıkışını yapabilmiş değil.

Zira geçtiğimiz hafta yazdım ve söylediğim gibi Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ekonominin tam yetkili ismi olması Erdoğan’ın egemenlik alanını bile daraltıyor.

Nitekim CHP’li Yalçın Karatepe’nin Şimşek ziyareti herhangi bir yol kat edilemeyen bir zaman israfı oldu.

Çünkü Türkiye, CHP’nin öngördüğü gibi Karma Ekonomik Sistem gibi ekonomik modellerden kurumsal olarak çok uzakta bulunuyor.

Ayrıca gittiği yol da tam liberal piyasaya doğru bir yol…

Yani sizin anlayacağınız rekabetçi ve küresel piyasaların istediği bir ekonomi olunmaya çalışılıyor.

Bunda sorun yok, bu genel hedef; Türkiye’ye ileri taşır.

Sorun, dönemsel siyasi çıkarlar için bu genel ekonomik hedeflerin yerle bir edilmesinde herhangi bir beis görülmemesi

Türkiye siyasi girişimler çöplüğü hâline geldi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “yeni bir şey deneme” çıkışları asla son bulmuyor.

Bu yoldan giden İletişim Başkanlığı da bir dönem Türkiye için özel projeler üretilmesi çağrısında bulunmuş toplumdan binlerce öneri almıştı.

Hasbelkader ben de kendimce bir öner sunmuş ülkenin gidişine ufak da olsa fikri bir katkıda bulunmak istemiştim.

Geri dönüp baktım ki, kurumsal olarak ülkenin iletişim algısında devrim yapmak isteyen kurumun siyasetin hantallık getiren kurumsallığına ve gündeliğine malzeme olduğu gerçeği ayan beyan ortaya çıktı.

Peki o zaman milyarlarca liralık bütçelerler, yüzlerce personel tam olarak ne işe yarıyor?

Zorlu sorulara cevap vermeyi kendisine görev edinmemiş, koltuk işgal eden ne kadar fazla, çok maaşlının olduğunu bir bilseniz, el insaf edersiniz ama gerek yok güzel halkım, siz hiç keyfinizi bozmayın!

Reuters Enstitüsünün geçen hafta yayımlanan raporuna göre dünyada bilgiye ulaşamayan kişiler önce haber içeriğinde bilgi olmasını talep ediyor.

Ulaşabilenlerse bilginin analizinin yapılmasını istiyor.

Bizde doğru bilgiye ulaşma konusunda ciddi sorunlar var.

Analiz konusunda ise basında toplasan analiz yapan yüz kişi bulamazsın.

Ben de bu analiz meselesinde payıma düşeni yapıyorum ama büyük bir hüsran yaşıyorum.

Gerek ekonomi gerek ise dış politikada edindiğim bilgilere istinaden tutarlı analizler yapmaya çabalıyorum.

Bugünü anlamak istemeyen halkımızın geleceğe ilişkin bilme ve anlama kaygısı olmaması benim işimi bir miktar anlamsız hâle getiriyor.

Geriye dönüp bakıyorum. Gerçekten tutarlı birçok tahminim olmuş.

Fakat bu çabam büyük ölçekte etkisiz kalmış.

Bunun sebebinin de adil bir rekabet içinde olmayan toplumun torpil ve tanıdık arayışının geleceği analiz edecek politikalara ihtiyaç duymamasına bağlıyorum.

Bunun sebebi de bence yıllar boyunca bitmeyen enflasyonun oluşturduğu mal ve stok merkezli zenginleşmeyi esas alan rekabetsiz ekonominin kanıksanmış olmasıdır.

Bunların hepsi değişecek.

Değişmek de üzere…

Macaristan’ın dönem başkanlığındaki AB’nin Moldova ve Ukrayna ile başlattığı Avrupa Birliği’ne katılım müzakereleri gündemi, Türkiye için hareketlendirici bir fırsat doğuruyor.

Bosna, Kosova, Sırbistan için götürülen süreçler emsal olmayabilir, diye Türkiye’nin pek gündemine girmemiş olan Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerini canlandırma gündemi, Macaristan’ın yapıcılığı ve iki yeni devletle yeni başlayan süreç emsal gösterilerek yeniden hareketlenebilir.

Aylardır yazdığım gündem geldi çattı.

Erdoğan içeride alternatif siyasi adımları politize gündemlerle götürürken ekonominin düzelmesi için dış gündemi dizayn ediyor.

NATO’nun yeni Genel Sekreteri olarak Rutte’nin adının açıklanması ile Türkiye’nin pazarlık konusunda talebinin ne olduğu az çok anlaşılmıştır sanıyorum.

Yakında içeriden ve dışarıdan daha da hareketli gündemler gelecek.

Bu analizleri kaçırmayın.

Benden söylemesi…



Bu yazı, 28.06.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

20 Haziran 2024 Perşembe

CHP’NİN MEHMET ŞİMŞEK GÜNDEMİ

 

Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra Avrupa siyasetinde yeni bir dönemin başlayacağı söylendi.

Artan milliyetçiliğin Avrupa’nın içe kapanacağı düşüncesini ortaya koyan birçok analist ve gazetecinin anlamadığı en temel unsur ekonominin artık geri dönülemeyecek kadar küreselleşmiş olduğu gerçeğidir.

Bunu kabul etmek istemeseler de verimsizlik nedeniyle krizde olan her ülkenin, daralan ulusal kaynaklara rağmen artan fon varlıklarını ülkelerine çekme zorunluluğu, bire bir ilişkilerle liderlerden borç isteme düzenini yerle bir ediyor.

Fonlar gibi daha kurumsal yönetime bırakılan paraları, ülkeye çekmek için ne ayak oyunları ne de “dostum” ibareli devlet başkanı ilişkileri hiçbir işe yaramıyor.

Ülkenin makro değerlerine bakılıyor.

Hukuk düzeni inceleniyor.

Parayı yatırıp alabilmenin yanında uluslararası sistemde ötekileşerek dışlanması senaryosunun gerçekleşme ihtimali fiyatlanıyor.

Ardından yatırım için bir risk primi belirleniyor ve milyarlarca dolarlık büyüklükteki fonlar paralarını kademeli bir şekilde ülkeye aktarıyor.

Böyle bir düzende istediğiniz kadar sosyalist ya da istediğiniz kadar milliyetçi olun.

Değerler hiçbir şey ifade etmiyor.

Dindar olmak ya da dinsizliğin para düzeninde hiçbir anlamı yok.

Öyle olsaydı onlarca yıldır Ümmetçi Politikaları merkeze alan Türkiye en çok doğrudan yatırımı Ateistlerin yaygın olduğu Hollanda’dan değil diğer İslâm ülkelerinden alırdı.

Fakat öyle olmadığını hepimiz biliyoruz.

Paranın dini yok.

Küreselleşme ile gelen bireyselleşme ve aynı zamanda artan lüks ve konforun insanların vazgeçemeyeceği bir boyuta ulaşması nedeniyle sözde artan milliyetçiliğin Avrupa’yı daha dar bir kalıba sokacağı fikri gerçeği yansıtmıyor.

Olması gerekenlerden uzak olan bir düşüncenin alışılmış ezberleri dile getirmesinin sebebi dünyanın geldiği dinamikleri anlamamaktan geçtiği aşikâr bir durum.

“Dünya, küresel bir köy...” yakıştırmasının sıklıkla kullanıldığı küresel düzenin, toplumlar üzerindeki etkileri bazen aynı reflekslere neden olur.

Pandemi nedeniyle kaynakları daralan Avrupalıların düşük faiz politikasıyla ayakta tutulması sürecini, dağıtılan paraların toplanması amacıyla getirilen yüksek faiz süreci takip etti.

Bütçe ve para dengeleri için parasal sıkılaşmanın zorunluluğu nedeniyle artan vergiler ve yatırımdan uzaklaşan paraların toplumların refahındaki geri gidişte önemli bir yer tutması, toplumları uç düşüncelere sürüklediği paradigması uzun yıllardır bilinen sosyolojik bir gerçeklik.

Türkiye’nin artan yoksulluk sonrasında Suriyelileri, Ensar-Muhacir çizgisinden bir “yük” çizgisine getiren de bu düşünce…

Avrupalılar da farklı değil.

Kaybettikleri zenginlikler nedeniyle ülkelerinde yaşadıkları zorlukların faturası bir yere kesilecek.

Mahallesine kadar giren, gözüyle gördüğü sebep ise göçmenler oluyor hâliyle...

Bir dönem ucuz işgücü olarak kullanılan göçmenlerin başka bir dönemde istenmeyen adam ilan edilmesi, toplumların konfor alanlarına olan bağımlılığı nedeniyle insani değerleri ve hak, hukuk, adalet ve etik değerleri nasıl da dışarı bırakabildiğini görüyoruz.

Buna rağmen istemeye istemeye de olsa Avrupalılar küresel ekonominin bir tarafı olmaya devam edecek ve hiçbir içe kapanma emaresi göstermeyecek.

Bu nedenle Avrupa hikayesi bitmeyecek ve Türkiye’nin de AB hedefi canlı bir şekilde kalacak.

Gerçekliğin ayan beyan ortada durduğu bir durumda önümüze gelen fırsatı kullanmak bizim yapabileceğimiz en iyi iş olur.

Avrupa Birliği dönem başkanlığı yakında Macaristan’a geçecek ve Türkiye için pozitif gündem oluşturmak için muazzam bir fırsat geliyor.

Ekümenikliğin kabul edildiği dış politika facialarına rağmen yapılabilecek birçok şey var.

Bunları ciddi yol haritaları ile ortaya koymak çok önemli.

Bu kapsamda en önemlisi ise Avrupa Birliği’nin seçim sisteminin daha demokratikleştirilmesi süreci olabilir.

Erdoğan, Anayasa değiştirme gündemini öyle veya böyle, bir sebepten dolayı gündemde tutuyor.

Muhalefetin de oyuna gelmeden bir düzenleme isteği ortada görünüyor.

Un, şeker ve diğer şeyler var, e o zaman helva yapalım ya!...

Hükümeti, AB sürecini hızlandırmak için ev ödevlerine yönlendirmek gerekiyor.

Özgür Özel, Erdoğan’ı misafir ettiği CHP Genel Merkezi’nde Avrupa Birliği hikayesini canlandırma konusunda pek teşvik edici bir noktada kalmadı.

Ama Özel’e yeni bir fırsat geliyor.

Erdoğan, ekonomiden dolayı çok sıkışmış durumda…

Bu nedenle de Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ekonomik vizyonundan hiç taviz vermiyor.

Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Programı’nda Türkiye’nin ekonomik sürdürülebilirliğini yeniden inşa etme ve uluslararası itibarını yeniden kazanma önemli bir gündem olarak varlık gösteriyor.

Erdoğan’ın yönlendirmesiyle Mehmet Şimşek ile görüşecek CHP’nin ekonomi kurmaylarının gündemine alması gereken bir numaralı gündem maddesi Avrupa Birliği sürecinde iki ayaklı bir strateji uygulamak olmalı…

“Kopenhag Kriterlerini Ankara Kriteri yaparız” safsatasından bu yana bir adım atılmadığı ortada duran bir gerçekse o zaman bu kriterleri siyasi olarak ortaya koymak Özgür Özel’in bir numaralı gündemi olmalı…

Ekonomi kurmayları ise dosyasına Maastricht Kriterlerini koyarak Mali Kural başta olmak üzere sıkılaşmanın artırılmasını ve denetlemenin ilerletilmesini talep etmesi en makul yol olacaktır.

İktidara Macaristan’ın dönem başkanlığı sürecinde teşvik verilebilir.

Tıpkı yirmi yıl önce yapıldığı gibi AB, ülkenin ekonomik zorluğu için çözüm olarak sunulabilir.

Bu kapsamda Avrupa Merkez Bankası’nın faiz indirimi üzerine bir hikâye yazılabilir ve başaranların yanında yer almanın önemine vurgu yapılabilir.

Amerika hâlâ çok güçlü ama bu gücünü giderek kaybetmeye yüz tutuyor.

Biden’ın seçimi kazanmak için ABD vatandaşlarıyla evli göçmenlere vatandaşlık vererek seçimi kazanacak yarım milyon çoğunluğun peşine düşmesi ABD’nin düşünülenden çok daha kötü bir yönetimin içine düştüğünü gösteren önemli bir örnek…

Bu gidişle Amerikan tarafından ziyade coğrafi zorunluluk olan Avrupa ile bütünleşip yatırım havzası olarak Orta Asya’daki Türk devletlerini gündeme getirmenin yanı sıra Rusya’nın Amerika’ya karşı yalnız olmadığı, Avrupa’da ise sıkıştırılmayacağı gündemler oluşturmak tam bir kazan kazan formülü olarak ortaya koyulabilir.

Çin’e karşı dünyanın ekonomik ve ittifak pozisyonları ötekileştirici yönde değil de birleştirici bir yönde hareket ederse Rusya’nın Kuzey Kore gibi Deli Dumrul ile marjinalleşmesinden ziyade daha makul bir yaklaşıma gelmesi sağlanabilir.

Kazan kazan için bazen çözümleri satın almak sorunlara karşı ilkesel durmaktan daha fazla başarı sağlayabilir.

Benden söylemesi…


Bu yazı, 20.06.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

14 Haziran 2024 Cuma

BATILILARLA PAZARLIK MASASI KURULDU

 


Avrupa Merkez Bankası (AMB), Amerikan Merkez Bankası (FED)’na rağmen 12 Haziran 2024 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere ana finansman oranını yüzde 4,25'e, marjinal borç verme oranını yüzde 4,50'ye ve gösterge faiz olan mevduat oranını da yüzde 3,75'e indirdi.

ABD’nin el altından tüm tehditlerine, ucuz Rus petrol ve doğal gazına karşı kendi pahalı LNG’sini satmasına, ucuz Çin malına ve Çin’e yatırım yerine kendi ülkesine yatırıma zorlamasına, hatta zorlanan ekonomisinin üretilen Ukrayna kriziyle savaş ekonomisi aracılığıyla desteklenmesine rağmen yine Avrupa kazandı.

Çünkü savaş istemiyor.

Tehditlerden uzak duruyor.

Para gücünü iyi kullanıyor.

En iyisi ise ilmi siyaseti yani tabiri caizse ayak oyunlarını çok iyi biliyor.

ABD’nin baskın gücü hızla düşerken Batı Bloku’nun bir parçası olarak görülen Avrupa’nın ABD ile birlikte güç kaybı yaşamayacağı açıkça görülüyor.

Avrupa’nın bu erken hamlesi her ne kadar dolar merkezli uluslararası para sistemi içinde olsa da kendi varlığıyla bunun çok ötesine gidebileceğini gösteriyor.

Üstelik Portekiz, İspanya ve Yunanistan’ın yanında birçok Balkan ve Baltık ülkesine rağmen bunu yapıyor.

Bunun tek nedeni ise ortak aklı doğru bir şekilde kullanma ve rasyonaliteden asla ama asla ödün vermemektir.

Bu aşamadan sonra Euro ile ABD Doları arasındaki makasın açılması ile birlikte Avrupa ekonomik kaynaklarının kıtanın dışına çıkarılması yeni bir süreç başlatabilir.

Şu ana kadar ABD bu stratejiyi uzun yıllar uyguladı.

Ardından da son 10 yıldır Çin yoğun bir şeklide bu strateji ile farklı ülkelere hem yatırım hem de kaynak aktarıyor.

Bu nedenle Çin’in uluslararası gücü de ciddi oranda yükseldi.

Avrupalılar ise temkinli davranmayı tercih ediyorlar.

Çok konuşup, çok düşünüp öyle hareket ediyorlar.

Kendi gücünü kullanmak yerine başkasının gücünü kullanmayı âdet edindikleri için şimdilik ABD’nin gölgesinde durmayı tercih ediyorlar.

Fakat bir kırılım olursa Çin sırada bekliyor.

Ortadoğu devletleri de cabası tabii ki de…

Çünkü küresel bir kredi açlığı var ve yatırım bekleyen Orta Asya ile Afrika devletlerinin finansman arayışı artık siyasi ve askeri sorunlarla sınırlanmıyor.

AMB’nın bu politika faizi indirimi Eylül 2019'dan bu yana ilk oldu.

Temmuz 2022 ve Eylül 2023 arasında uygulanan toplam 450 baz puanlık artış, Euro Bölgesi'ndeki manşet enflasyon oranının Ekim 2022'deki yüzde 10,6'lık zirvesinden Mayıs 2024'te yüzde 2,6'ya düşmesine düşürdü.

Avrupa enflasyonu henüz yüzde 2'lik hedefe tam olarak ulaşmasa da gidiş pozitif seyirde devam ediyor.

AMB manşet ve çekirdek enflasyon tahminlerinin 2024 ve 2025 için yukarı yönlü revize etse de hedeflere yakınsama kaçınılmaz gibi görülüyor.

Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerinden çıkan sonuç nedeniyle her ne kadar Euro/Dolar paritesi zayıflasa da bu geçici bir durum…

Uzun vadede Euro’nun önü açık.

Başına bela edilen Ukrayna’ya rağmen Avrupa’nın önü hâlâ açık.

Enerji krizi bile çare olmadı.

ABD’nin pahalı LNG oyunu da Avrupa’nın bu gidişini bastırmaya yetmedi.

Bu nedenle Türkiye’nin bir an önce Avrupa Birliği müktesebatında varlık göstermesi gerekiyor.

BRICS ve diğer oluşumların hiçbir faydası yok.

Yeni bir AB hikâyesi için hızlı davranmak gerekiyor.

Ortaya koyulan aşırı sağ vizyonlar da bir şey ifade etmiyor.

Türkiye’yi dışarıda bırakmanın “karşıya konumlandırma” olduğu tam olarak ortaya koyulursa her türlü siyasi düşünce bundan payını alır.

Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İspanya’da 8.Yüksek Düzeyli İş birliği toplantısının ardından İtalya’da G7 toplantısına katılması bunun önemli bir göstergesi…

Türkiye’nin Irak ile yeni bir hikâye yazmak istemesi ve bu konuda IMEC gibi hayalci projelerden ziyade daha ayağı yere basan politikalar uygulaması Avrupa ve Amerika’yı telaşlandırdı.

Pastadan pay almak istiyorlar.

Çin’in konuya yakın durması ve Türkiye’nin de Çin ile bu minvalde yakınlaşma eğilimi Hakan Fidan’ın Rusya’da BRICS toplantısı yapmasına kadar ulaşmış olsa da bu gözdağları bir şey ifade etmiyor.

Fakat telaşlanarak; PYD’nin otonom yapısına meşruiyet kazandırmak için referandum yapmak istemesi, tabii ki de Batılı aklın bir sonucu…

Ağustos ayına ertelenen referandum ise yine G7’de uyarılacak Erdoğan’ın pazarlıkla ikna edilmesi aşamasına geçileceği bir süreci beraberinde getirecek.

Muhtemelen o pazarlığın tamamlanması 12 Temmuz’da Amerika’daki NATO zirvesine kalacak.

Erdoğan’ın ABD ziyareti öncesinde Kazakistan ve Azerbaycan’a bir ziyaret düzenlemesi ise Çin’in Batılılara karşı pazarlı kozu olarak kullanıldığı bir ortamda aynı zamanda Kazakistan’ın ve Azerbaycan’ın NATO ile yakınlaşması kozunun masaya yatırılması olacaktır.

Erdoğan, NATO görüşmesine giderken, Haziran’da Irak’ın kuzeyinde başlatmayı planladığı terör operasyonunu yapmama seçeneğine için Rusya’yı sıkıştırmak isteyen Biden’a iki yeni üye sunarak ABD’deki Kasım seçimlerinde Biden’ın elini güçlendirebilir.

Bu zorlu senaryoların ilk adımı G7 toplantısında paranın konuşulması olacaktır.

Erdoğan, Batılı yatırımcıların Türkiye’yi yeniden keşfetmesi gerektiğinin altını çizecek ve kazan kazan formülünü dayatacaktır.

Bu karmaşada elindeki tek koz PYD olan Batılıların Türkiye’yi sıkıştırmak için yeni araç arayışları olabilir.

Yaz dönemi beklenenden daha büyük sorunlar getirebilir.

Benden söylemesi…

 

 Bu yazı, 14.06.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.


7 Haziran 2024 Cuma

ERDOĞAN’IN ALACAĞI KRİTİK KARAR

 


AK Parti’nin Kızılcahamam Kampı sonrasında partililerin ketum kalmasına rağmen her kampta olduğu gibi yine açık bir şekilde toplumun taleplerinin gündeme geldiği açık oturumlar düzenlendiğini öğrendim.

Aslında parti içi demokraside rakiplerine nazaran oldukça iyi konumda olan AK Parti’nin politika üretmedeki başarısızlığı gerçekten tezlere konu olacak büyük bir olay…

Milyonlarca insanın üye olduğu bir partinin karar alma mekanizmasının gerçekten kopuk olması bir yana, iradeyi tamamen devredenlerin sağda solda hayıflanması başka bir yana koyulacak bir konu gerçekten de…

Neyse…

Kamp demokratik oldu.

Sert eleştiriler ve talepler gündeme geldi.

Emekliler ise listenin bir numarasıydı.

AK Parti teşkilatının, sisteme dönük sorunlar ile anayasa konusunu gündeme kayda değer oranda getirmemiş olmasına rağmen ülkenin görünen tüm gündeminin sisteme ilişkin konulardan oluşması siyasetteki çarpıklığı ortaya koyuyor.

Gerçekte olan; ceplerin yanması ise buna neden olan esas sorun sistemin çarpıklığıdır.

Bunu en bariz şekilde yeni imajıyla ülkücülerin yıllarca Asena unvanını alan Meral Akşener’in Külliye ziyareti ile gördük.

Akşener’in, İYİ Parti’nin Olağanüstü kurultayındaki yarışta açıkça desteklediği Müsavat Dervişoğlu’nun, Genel Başkan koltuğuna oturduktan sonra Meclis Grup toplantılarındaki performansını CHP’ye giden küskün ülkücüleri toplamaya odaklayarak her geçen gün artan tonda CHP’ye karşı sesini yükseltmeye devam ediyor.

Taban karşılığı ciddi oranda eriyen İYİ Parti’nin siyaset denkleminde masaya koyacağı tek denge Meclis’teki milletvekili sayısı olarak görünüyor.

Bu da siyasette gösterilen varlık noktasında epey sorunlu bir durum ortaya koyuyor.

Siyasi gündemde yer alamazsanız tarih olursunuz.

Siyasette merkeze oturmak için yola çıkan İYİ Parti’nin sonuçta geldiği yol, küskün ülkücülerin adresi hâline gelmesi olmuştu.

Muhalefetin birleşme çabalarına rağmen Meral Akşener’in masayı dağıtması ile kumar ve pazarlık masası söylemine hapsolan Altılı Masa’nın halkın güvenini kaybettikten sonra esamesi okunmuyor.

Her biri bir yere savruldu.

Ne sözleri ne varlıkları siyasette bir karşılık bulamıyor.

Sonucu anlamak yerine koltuklarındaki ağırlığın siyasete etki ürettiği yanılsamasına sarılan liderlerin  yarattığı bir Genel Başkan enflasyonu ile karşı karşıyayız.

Hatalarından ders çıkarmaktansa sürekli vites yükselten Akşener’in partisinin başkanlığını bıraktıktan sonra bir büyük olarak partiyi toplamak için CHP’nin kapısına gitmek yerine adres olarak Külliye’yi tercih etmiş olması miras yiyenlere benzer bir tablo ortaya çıkarıyor.

Emeksiz kazanılan seçmenin elde tutulmasından ziyade har vurup harman savrulması tam bir siyasi intihar oluyor.

Başkanlık sisteminin dayatması nedeniyle ortaya çıkmaya başlayan iki kutuplu siyasi oluşumda CHP’nin yanında yer alarak CHP’yi Atatürk ve Türk Dünyasına daha fazla itecek ülkücü güç olmaktan ziyade kaybedilmiş hikâyenin figüranı olunmaya çalışılıyor.

Erdoğan’ın CHP çatısından girmeye çabaladığı bir zamanda koltuk değneği görevine talip olunarak siyasette başarı sağlanamaz.

İYİ Partili milletvekillerinin kafa sayısı olarak hesaplamalara konu olması birçok sonucu beraberinde getirecektir.

Bu vekiller parti aidiyetleri için sonraki seçimde güvence isteyecek ve AK Partili listelerin garanti sıralamalarından aday olmayı talep edecektir.

Bunu sağlamak AK Parti camiasına hakaret, bunu beklemek ise ülkücü oylara ihanettir.

AK Partililerin sadece biat ettiği ve “En iyisini Reis bilir!..” tavrında ısrarcı olduğu bir tabloda CHP’nin dağıttığı “bedava vekillerin” yeni bir hikâyesinin eğer plan tutarsa yakın zamandaki erken seçim ile AK Partililer için tekrarlanacağı görünüyor.

Ülkücülerin geldiği duruma bakınca sanırım yeni bir hikâye yazılması gerektiğini bir tek ben düşünmüyorumdur herhâlde…

Neyse…

Her defasında siyasete girmek istemesem de Ankara’da olmanın getirdiği bir durum nedeniyle gelen kulislere kayıtsız kalamıyor ve gereken bilgileri siz değerleri okurlarıma aktarmadan edemiyor.

Yoksa sizlerin de bildiği gibi ekonomi, dış politika ve enerji konuları bana fazlasıyla yetiyor da artıyor.

Gelelim esas meseleye…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın iptal ettiği Amerika ziyareti haziran ayında NATO zirvesinde gerçekleşecek.

Ama öncesinde İspanya ve İtalya ziyaretleriyle hem Avrupa Birliği için zemin yoklanacak hem de yeni NATO Genel Sekreterliği için kulis yapılacak.

Haziran ayında Irak’ın kuzeyine terörle mücadele konusunda büyük bir operasyon düzenlenmesi aylarca gündeme getirildi.

Büyük oranda güçlerini YPG-PYD’ye kaydırarak Suriye’ye gönderen PKK’nın varlığı daha çok stratejik olsa da Irak Merkezi Hükümeti’nin desteği ile başlayan süreç, PYD’nin referandum yapacağı açıklamasıyla bambaşka bir boyuta evrildi.

Suriye’deki otonom yapıyı Suriye devletinin resmi bir organı hâline getirme çabası ile PKK operasyonu arasında bir seçim yapılacağı konusu şu an Türkiye’ye dayatılıyor.

Kalkınma Yolu’ndan en fazla faydalanacak devletin Çin olması ve ABD’nin Ortadoğu’dan çıkarak Çin’i çevreleme isteği PYD-YPG’nin artık meşru bir yapı(!) olmasını zorunlu kılıyor.

ABD’nin gözünün arkada kalmaması ve istediği zaman bir devlet oluşumu ile bölgeye yeniden dönmesini sağlayacak bir gerçeklik, Amerikan çıkarları için uygun gibi görünüyor.

Esad’ın bu konuda ikna edilmesi ise hiç de zor olmayacak gibi…

Zira PYD tarafının varlığı Rusya’nın da işine gelen bir durum meydana getiriyor.

Esad’ın “Tamam!..” dediği, Rusya ve ABD’nin arkada yer aldığı Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) benzeri bir yapının Suriye’de varlık göstermesine Türkiye ne diyebilir?

Kalkınma Yolu bu pazarlığa konu olur mu?

Olursa önce kırmızı halılarla karşılanan Salih Müslim’in daha sonra terörist olması süreci, oluşturulacak Suriye Kürt Bölgesel Yönetimi’nin Devlet Başkanı olması ile yeniden kırmızı halıya mı döner?

Türkiye’nin Kalkınma Yolu ile Çin’i bölgede daha fazla var eder hâle getirmesi İran’ın gücünü artırırken Türkiye’yi nasıl daha güçlü yapacak?

Arap devletlerinin umursamadığı Filistin meselesini bitme noktasına getirecek, İsrail dostu yeni bir otonom yapının bölgedeki dengeleri askeri boyuttan etkilemesini önlemek için neler ortaya koyulacak?

Sorular çok…

Cevaplar ise bu yaz döneminde kendisini gösterecek.

Her şey şu an Irak’taki PKK yapılanmasına yönelik başlatılacak operasyona entegre edildi.

Bir fişek her şeyi bambaşka boyuta taşır.

Askeri gücümüzün asker sayısı noktasında alarm verdiği bir dönemde bunların yaşaması süreci daha da zora sokuyor.

Genelkurmay Başkanlığı’nda bedelli askerliğin kaldırılması isteyen çok sayıda komutan var.

Sözleşmeli Er statüsü de istenen verimi sağlamıyor.

Meslek olarak askerliği seçip para ile erlik yapacak kişi bulunamadığından yakınma var.

Yüksek askeri otoriteler ülkenin geleceğinin risk oranının arttığını düşünüyor.

Tam da böyle bir dönemde Ortadoğu’da yeni tehditler yaratmanın askeri, ekonomik ve siyasi yükünü karşılamak ile ekonomik dönüşüm yapacak ve büyük güçlerin oyun sahası hâline getirilecek bir alan yaratmanın riskinin yönetilmesi zor bir tablo ortaya çıkarıyor.

Bu yaz çok sıcak geçecek!..

Ayşe’nin tatile çıkacağı bir Amerikan ziyareti olabilir.

Benden söylemesi…

 


Bu yazı, 07.06.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

31 Mayıs 2024 Cuma

ERDOĞAN’IN ESKİMEYEN HİKÂYESİ


NATO ülkelerinin dışişleri bakanları yeni NATO Genel Sekreterini seçmek için Prag’da bir araya geldiler.

Türkiye, mevcut Genel Sekreter Stoltenberg’e “Yardımcının Türk olması şartı” ile destek vermişti ama bu istek karşılanmadı.

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın da katıldığı gayrı resmi toplantıda öne çıkan aday Hollanda Başbakanı Mark Rutte oldu.

Türkiye’nin son yıllarda her ne kadar NATO krizlerine sebep olduğu algısı olsa da aslında Türkiye’nin NATO’nun genişlemesine ve güçlenmesine karşı bir tutum değişikliği hiçbir zaman olmadı.

Bu nedenle ABD’nin de desteğini alan Rutte’ye karşı Türkiye’nin açık çek sunmasa da geçen seçimlerden talebinin karşılanması adına Romanya Cumhurbaşkanı Klaus Iohannis’i destekleme ihtimali daha yatkın görünüyor.

Macaristan’ın açıkça karşı çıktığı Rutte’nin Rusya ile ilişkilerde zorluk yaşanan bir dönemde doğru aday olup olmadığı çok önemli bir soru hâline geliyor.

Çünkü ittifakın lideri ABD, Ukrayna’ya verdiği Amerikan silahlarının Rusya’ya karşı kullanılmasına izin verdi.

Savaşın seyri uzun zamandan beri ortada kalmışken bu adımla Biden’ın Rusya’ya geri adım attırmak ve Trump ile yarıştığı seçim sürecinde öne geçmeyi hedeflediği açıkça görülüyor.

Tüm bu çılgınca yaklaşıma rağmen Rusya’nın nükleer saldırı tehdidinde bir azalma olmadı.

Rusya, nükleer bomba kullanır mı?

Bence kullanma ihtimali hiç de az değil.

Soykırıma neden olabilecek bir saldırıya kalkışmayacağına emin olsam da Sibirya’nın soğuğunu yiyenlerden korkulur!..

Gelelim Türkiye’nin gerçeğine…

Aylardır en üst perdeden haziran ayını işaret eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın terörle mücadele operasyonlarını ne zaman başlatacağı bir sır hâline geldi.

Son yıllarda artan SİHA gücü ile NATO içinde ciddi bir itibar kazanan Türkiye’nin ittifaktan sağladığı desteği sorguladığı, buna rağmen ittifaktan da vazgeçmediği bir dönemde bu operasyonların yansıması dikkatle takip edilecek.

Özellikle İsrail’in Gazze’nin Refah bölgesinde masum insanların acımasızca katlettiği bir zamanda Türkiye’nin bu katliamlara karşı sesini yükseltmesi, buna rağmen diğer ittifak ortaklarından bu konuda anlamlı bir ses çıkmaması çok ilginç oldu.

İnsanlık onurunu ayaklar altına alan bu durumu rağmen NATO üyesi bazı devletlerin Filistin’i tanıması yakın zamanda ABD’de gerçekleşecek NATO zirvesinde de gündeme gelebilir.

“Barış için ittifak” anlayışında önemli bir eşikte olan NATO’nun kimin barışına hizmet edeceğinin tartışılacağı bir yaz dönemi olacak.

Türkiye için ise yaz dönemi daha da farklı geçeceğe benziyor.

Ekonomi de ise işler iyi gidiyor…

Cazip faiz farkından faydalanmak isteyen yabancıların dolar girişi kısa zamanda ülkeye 60 milyar dolar kazandırdı.

Sıcak paraya güven olmaz tabii ki…

Bunun kalıcı olması için uluslararası piyasaların iyileşmesi ile birlikte Türkiye’nin faiz çıtasını yavaşça aşağı çekmesi gerekiyor.

Bu da kolay bir iş değil.

Yabancı yatırımcının gelmesini sağlayacak düzenlemeler bu zamana kadar Avrupa Birliğine yönelik içeriktekiler oldu.

Meclis’in yaz döneminde tatili biraz ertelemesi ve yeniden AB rotası çizme ihtimali iyiden iyiye konuşulur vaziyete geldi.

Erdoğan yirmi yıl önceki hikâyesini yeniden yazmaya çalışıyor ama ne Avrupa eski Avrupa ne de Erdoğan eski Erdoğan

Avrupa’nın daha kapalı, Türkiye’nin ise daha sabit olduğu bir zamanda üstüne üstlük, birlikten ziyade tamamen oportünist amaçlar taşıyan Geri Kabul Anlaşması gibi ilişkilerle uzlaşma zemini yakalamak epey zor gibi görünüyor.

Türkiye’nin ev ödevini yapması için hem demokrasi hem de insan hakları karnesi iyileştirmesi önemli bir kıstas olacak.

Bu zamana kadar terörle mücadele gerekçesi ile sündürülen hukuk sisteminin tekrar itibar kazanması için Anayasa kozu siyaseten sahaya sürülse de Avrupa’nın çok umurunda olmayan bir zamanda tekrar ilgi nasıl kazanılacağı büyük bir merak konusu olacak.

Trump’ın seçimi kazanması ve Çin’in yeniden düşman hâline gelmesi durumunda Çin’e karşı ekonomik bir izolasyondan faydalanabilecek Türkiye’nin Kalkınma Yolu gibi projelerle Batı finansmanını bölgeye çekme ihtimali masanın bir köşesinde duruyor.

Her seçeneğin merkezinde tek amaç barındırılıyor o da sorunsuz beş yılı tamamlama arzusu

Fakat bu iş öyle kolay olmayacak çünkü taban her geçen gün kaynıyor.

Toplumun iyileşen makro dengelere rağmen mikro ölçekte talep daralmasına maruz bırakılması halk hareketlerine neden olabilir.

Etrafımdaki homurtular giderek artıyor.

Dar gelirlinin talepleriyle tasarruf tedbirlerinin yetersizliği arasında geçen gündemin Eylül ayında okulların açılmasıyla büyük bir kırılıma uğrama ihtimali var.

Bu yaz ekonomik ve dış politik tercihlerin masaya yatırılacağı ve yeni yıla bambaşka bir Türkiye ile girilmeye çalışılacağı intibâsını uyandırıyor ama değişime inandırmak kolay olmayacak.

Değişim için AK Parti’nin kampı sonrasına işaret edilse de bakanlıklarını korumak isteyenlerin ekran görünürlüğünü artırdığı ve proje üstüne proje açıklaması yaptığı bir yarış hali yapısal reformdan ziyaden bir kişiye oynama dürtüsünü devam ettiriyor.

Bu düzen değişecek de ekonomi ve dış politika ne kadar etkili olacak bunu bu yaz göreceğiz.

Benden söylemesi…



Bu yazı, 31.05.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.


24 Mayıs 2024 Cuma

EKONOMİDE ÇARKIFELEK DÜZENİ

 

Para politikaları ile yapılmaya çalışılan işlerin ne olduğunu kamuoyunun çoğu anlamıyor ama iktidarın sıkılaştırma politikası aynen devam ediyor.

Merkez Bankası geçtiğimiz gün faizi 50 puanda sabit tuttu.

Ünlü ekonomist Mahfi Eğilmez faiz artışının doları 25 liraya düşüreceği açıklaması ile çok haklıydı.

Buna rağmen Merkez Bankası Yönetimi Mahfi Hoca’yı duymamış olacak ki(!) faizleri sabit tuttu.

Fakat buna rağmen yeni bir regülasyon yapıldı.

24 Mayıs tarihinden itibaren geçerli olacak şekilde kısa vadeli TL cinsinden mevduatlar için belirlenen zorunlu karşılık oranını yüzde 8'den yüzde 12'ye, uzun vadeli TL mevduatlar için belirlenen zorunlu karşılık oranı ise yüzde 0'dan yüzde 8'e çıkarıldı.

Bu adım ile bankaların kredi limitleri daraltıldı.

Belki faiz artırılmadı ama faiz artırmak kadar büyük bir iş yapılmış oldu.

Alınan karar ile piyasadan çekilecek belki de TL yüzde 10’a yakın faiz artışı kadar etki yapacak.

Ayrıca bir şeye daha neden olacak:

Bir süredir artan dövizle borçlanma talebinde patlama yaşanacak ve iç döviz talebi direkt olarak sınırlandırılacak.

Yani bir taşla iki kuş vurulmuş olacak.

Etkisini hissedeceğiz tabii…

Ama bu sadece şirketler yönlü döviz talebini etkileyecek.

Vatandaşların dolarizasyon kırılımı hâlâ gerçekleşmedi.

Ve bunun gerçekleşmesi için Mahfi Hoca’nın dediği gibi dolardaki düşüşün görülmesi gerekiyor.

İhracatçının zorlanmaması için ülkemizde döviz inişine hiçbir zaman sıcak bakılmadı.

Ayrıca para politikası olarak da epey maliyetli bir iştir bu.

Ama yapılacak olursa Türk insanının 18 aylık dolarizasyon kırılım süreci daha erkene çekilebilir ki, bugünlerde Merkez Bankası’nın ve Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek başkanlığındaki Ekonomi Yönetiminin gündeminde olan tek konu bu yüksek faiz oranlarına rağmen dolarizasyonda herhangi bir değişim olmaması

Yani insanlarımız hâlâ ABD Dolarını güvenli bir para birimi olarak görüyor ve portföyünde bulunduruyor.

Faiz hassasiyeti yoğun olan vatandaşın tasarruflarını altın ve dolarda değerlendirmesi uzun yıllardır değiştirilemeyen bir alışkanlık.

Bunun değiştirilememesinde Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana bütçe açıklarının giderilememesi, hatta Kırım Savaşından bu yana rezerv eksikliğinin önlenememesi, hatta Sanayi Devrimi’nden bu yana üretimde yeterli gücün sağlanamamasına kadar gidilecek bir etki değerlendirmesi yapılabilir.

Turgut Özal zamanında küresel ekonominin bir parçası olmanın en azından sürdürülebilir bir ekonomik model geliştirmede gerekli olduğu düşünüldü.

Kısmen haklı çıkıldı ama finansal piyasaların bu düzene ayak uydurmayarak olmadık faiz oranları ile insanların birikim yapma güvenin kırması bugün sermaye piyasalarında yaşanan ilgi eksikliğini doğurdu.

Dolarizasyonun kırılması noktasında da bugüne kadar olan yaklaşımın aksinin olma ihtimalini dile getirmemde; Erdoğan yönetiminde hiçbir şeyin sabit olmadığı ve her şeyin değiştirilebilme potansiyeli taşıdığı bir gerçeklik var.

Sorulması gereken soru:

İktidarın dolarizasyonun kırılımını beklemek için 18 ayı var mı?

Üstelik bu zaman hâlâ daha bu mücadele tam başlamış değil.

Çünkü kredi kartları ile açılan kaydî para hacmi hâlâ daraltılmadı.

Vatandaşın inim inim inlemesini istemeyen iktidarın siyaseten zora düşeceği bir tabloya girmemek için kılı kırk yardığı bir dönem yaşıyoruz.

Öyle ki Özgür Özel’i bile büyük bir oyuna getirmekten geri durulmadı.

Erdoğan, Post Modern Darbe olarak tanımlanan 28 Şubat hükümlüsü eski komutanları, etkileri bin yıl sürecek dedikleri gibi bin günde hastalık nedeniyle af yetkisini kullanarak serbest bıraktı.

Bu talebin Özgür Özel tarafından AK Parti Genel Merkezinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi öncesinde masaya geleceği söylenmişti.

Erdoğan öyle bir siyasi manevra yaptı ki, en fazla Özgür Özel kiminle aşık attığının farkına varmıştır.

Paşaların hapisten çıkarılması CHP Genel Başkanı Özgür Özel’i büyük bir zan altında bıraktı ve “Acaba ne pazarlık yaptı ki Paşalar çıkarıldı?” sorularının sorulmasına neden oldu.

Erdoğan, muhalefeti dağıtma fırsatını hiçbir zaman tepmiyor.

Bunun için CHP Genel Merkezi’ne de gitmekten geri durmayacak.

Fakat tüm bu siyasi oyunlara rağmen gerçeklik; emeklinin ve dar gelirlinin bozulan para politikasının zengin ettiği birçok insana rağmen ekonominin düzelmesinde sırtına bilinmesidir.

Bunu bilen Erdoğan temkinli bir şekilde parasal sıkılaştırma yapılmasını istese de bunun etkisi yavaş ve siyaseti de zorlu oluyor.

O nedenle ki Pazar günü Ankara’nın eski adıyla Tandoğan yeni adıyla Anadolu Meydanında CHP’nin yapacağı Büyük Emekli Mitingi çok önemli olacak.

Eğer bu mitinge AK Partililerden oluşan bir kitlenin çoğunluk olarak katıldığı gözlemlenecek olursa bu mesaj Özgür Özel’e güven verecek ve siyasetini daha da sertleştirmesine neden olacak.

Yok katılım daha çok CHP’den olacaksa o zaman Özel’in yumuşuma dönemi aynen devam edecek.

Bu mitingi aynı zamanda Erdoğan da çok dikkatli izleyecek.

Sonuçlarını gözlemeyerek gereken adımların atılması noktasında geri durmayacaktır.

İşte o zaman dolarizasyon meselesi yeniden masaya yatırılacak ve 18 aylık bekleme sürecini hızlandırma Orta Vadeli Programın güncellenme döneminde ön plana çıkacaktır.

Fakat bence dolarizasyonun kırılması için doların aşağı yönlü ivmelenmesi her koşulda yapılması gereken bir düzenleme…

Türkiye’de yapılacak hiçbir reform ya da düzenleme böyle bir etki sağlamaz.

Bunu sağlamanın tek yolu para politikasında yıkıcı bir faiz politikasına girişmek ya da buna eşdeğer parasal sıkılaşma sağlayacak regülasyonlar yapmaktır.

Ardından bununla birlikte mali kural açıklamak ve yerinde yatırım yapmak isteyen yabancı yatırımcı ile yerli yatırımcının iştahını açacak teşvikler vermektir.

Tabii bunu yaparken korunan bazı holdinglerin döviz getirilerini garanti etmek adına iç piyasa satışlarını yüksek tutmasının da önüne geçecek düzenlemeler yapılmalıdır.

Türkiye için tek gerçek kurtuluş tam serbest piyasaya geçmek ve rekabetçilikte, doğa, insana ve devlete katma değer oluşturacak alanların teşviklerle düzenlenmesidir.

Aksi takdirde bir zamanların meşhur yarışması çarkıfelek gibi çarkı bir çevirince bin puan gelirken diğer çevirişte sıfır puan gelen bir şans oyununa hapsolursunuz.

Benden söylemesi…



Bu yazı, 24.05.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.