İstanbul Finans Merkezi açıldı.
Hayırlı olsun.
Açıldı ama, asıl iş şimdi başladı.
Çünkü, bina yapıp ona isim vermek, o işin yapılabileceği
anlamına gelmiyor.
Son 20 yılda, ciddi bir yol kat edilmiş olsa da, Türkiye’nin
finansal piyasalarda bir türlü istenilen derinliğe ulaşamadığı bir sır değil.
Bunun üç sebebi var.
BİR...
Reel sektörde rekabetçiliğin tam olarak oturmamış
olması ve bu nedenle "reel sektör yatırımının finansal yatırımdan daha kârlı
olduğu" gerçeğiyle tercihlerin öncelikle bu alana doğru kaymasıdır.
Finansal okuryazarlık eksikliği de, işte tam da bu aşamada bize ikinci sebebi veriyor.
Yani, reel yatırım yapacak kadar birikimi olmayan; daha açık
tabirle, iş kuracak kadar parası olmayan vatandaşın, birkaç maaşlık küçük
birikimini kullanacak kadar finans bilgisinin olmaması, bu vatandaşı enflasyona
karşı en güvenli araç olan altına yönlendiriyor.
Tam da bu nedenle, toplamı 300 milyar Amerikan dolarına denk
geldiği düşünülen altının evlerde, yastık altında beklediğine inanılıyor.
Bu zamana kadar, ekonomide ne zaman dara düşülse “Bu yastık
altındaki birikimi nasıl sisteme aktarabiliriz?” sorusu gündeme gelir.
![]() |
Şu ana kadar, bu soruya anlamlı bir cevap verilemedi.
Sebebi de çok basit:
Çünkü, enflasyonist sistem, insanların yatırım ve tüketim refleksini de
şekillendiriyor.
Vatandaş, her şeyin fiyatının an be an durmaksızın arttığı
bir ekonomide, sabit değer üreten altını, birikimini koruma aracı olarak görüyor.
Uzun yıllar boyunca devam eden bu durum, AK Parti dönemi
ekonomi politikaları sonrasında bir değişikliğe uğramaya başlamıştı.
Türk Lirasının değerinin korunmasıyla insanlar, her dönem
aynı oranda altın alabileceğini görmeye başlamış, bu da, altını ve doları, bir, birikim aracı olarak kullanma alışkanlığından uzaklaştırmıştı.
Bireysel Emeklilik Sistemi (BES), tam da bu aşamada birikimi koruyan, hatta değerlendiren bir yatırım aracı olarak devreye alındı.
Ciddi de karşılık buldu.
Ama, enflasyonist düzen yeniden kükreyince, bu ilgi de
kaybolmaya başladı.
Başka finansal araçların BES’ten daha fazla gelir getirmesi, BES’e olan ilgiyi azaltan en önemli unsur oldu.
Vatandaşlar, tekrar, Amerikan doları ile altına yönelerek birikimlerini
korumaya çalıştı.
Taa ki şu son bir yıla kadar...
Türk Lirasının, Rus Rublesi ve Arjantin Pesosu hariç, tüm
paralar karşısında ciddi oranda değer kaybetmesi, gelir adaletsizliğini derinleştiren bir durum ortaya çıkardı.
Zengin daha zengin, fakir ise daha fakir oldu.
Orta gelir grubu ile alt gelir grubu arasındaki makas, iyiden
iyiye azaldı.
Nitelikli işgücü, ülkeden çıkmaya başladı.
İşte tam bu aşamada finansal derinliğin önündeki üçüncü engel, kendisini göstermeye başladı.
O da artan fakirlikti.
Geçinemeyen insanların birikim yapması mümkün olmaz.
Birikim olmazsa, finansal piyasaların derinleşmesi de mümkün
olmaz.
An itibarıyla, İstanbul Finans Merkezi'nin açılışından sonra, Türkiye’yi bir
finans merkezi yapmanın önündeki en büyük engel, işte tam olarak bu olmaktadır.
Zenginler daha da zenginleşerek mal varlıklarını artırıp, finansal piyasalardan uzak dururken, yoksul kesimin giderek gerilemesi ve genişlemesi sonucunu doğurdu, bu da birikim yapılma
ihtimalini iyice ortadan kaldırdı.
Kur Korumalı Mevduat (KKM) ile dengelenen Amerikan dolarının, ve
buna bağlı olarak altının, bir yatırım ve koruma aracı olarak devreden çıkması, her
şeyi değiştirdi.
Çünkü, Amerikan doları ve altının fiyatı neredeyse sabit kalırken, ekonomideki genel fiyatların sürekli artıyor olması, bu araçların koruyucu özelliğini bitirdi.
Bunun sebebi de, tabii ki, Merkez Bankası'nın kuru dengelemek için yaptığı satışlardı.
Bu durumda, insanlar da, paralarını korumak için, Borsa İstanbul’a
yönelmeye başladılar, ve tam da bu aşamada, milyonları bulan sayılarda BİST’e katılım gerçekleşti.
Birikimlerini borsada koruyabileceğine inanan büyük bir
kitle, büyük bir alım dalgasına neden olarak, hisse senetlerinin bedelini daha da yukarı çekti.
Dolar sabitken artan hisse bedelinin arkasında işte bu
milyonlar var.
Tabii enflasyonun dizginlenememesi de, şirketlerin değerini sürekli artıran başka bir unsur oldu.
Bu zorlukların arasında, finans merkezi inşa edildi, ve açılışı yapıldı.
Enerji, ve altın ithalatı dışında kalan dış
ticaretimizde "cari fazla" verilirken, bu iki başlıkta ciddi bir
yarık olduğu anlaşılıyor.
Cari fazla vermediğiniz sürece, Borsa’da yapılan yatırımın
uzun vadeli korunması mümkün değil, çünkü, para piyasası, kur krizi ihtimali
arttıkça, talebi de ister istemez dövize doğru yönlendirecektir.
Bu durumda yapılması gereken tek şey, cari fazla için
atılacak adımları sıklaştırmaktan, enerji başta olmak üzere, verimliliği artıracak
planları devreye sokmaktan geçiyor.
Piyasa koşulları sabitlendiğinde, ve rekabet de oturduğu
zaman, hem enflasyon dizginlenmiş olacak, hem de reel yatırım yerine, finans
piyasasına yönelim artacak...
Bu aşamada, bir taşla iki kuş vuracak finansal araçları
devreye almak, sürecin pozitif katkısını daha da artırabilir.
Reel sektörün büyüme iştahını doyuracak krediler gerekirken, bunu parasal genişleme ile değil, tasarrufları artırarak yapmaya
teşvik etmek, enflasyonist düzeni ciddi anlamda dizginleyip yatırımları da
artırır.
Politika faizi süreci rafa kalktığı için, insanların, yatırımlarını
banka yerine başka bir yerde değerlendirebilmesine imkân tanınması gerekiyor.
Bu boşluğu dolduracak sihirli formül de, işte burada ortaya çıkıyor:
Bana göre, devlet destekli, gelir garantisi sunan yatırım
fonları, hem Amerikan doları ile altına giden kaynağı kesebilir, hem de, reel sektörün
kredi ihtiyacını karşılayabilir.
İyi bir planlama, ve güçlü bir hukuki düzen burada en can
alıcı nokta olacak.
Çünkü, insanlar, paralarını yatırdıkları BES'te, diğer fonların onlarca kat kazancına karşılık "kamuyu desteklemek adına" çok daha cılız gelirlere mahkum edildiklerini gördüler, ve bu durumun tekrarlanmasını istemiyorlar.
Hukuk işte bunu sağlıyor.
Finansal piyasalar, akıl ve güven ile çalışır.
Birikimleri, bu unsurları göz ardında bırakarak
yatırıma çevirmeye çalışırsanız, atacağınız adımlarla, yastık altını artırmaktan başka bir sonuca
çıkmazsınız.
Kısacası, finans merkezi için, yol çok zorlu...
Ama iyi bir plan, her şeyi tersine çevirebilir.
Seçim süreci olumsuz etkilese de, adım atmak için en doğru
vakit, şu andır.
Daha fazla gecikmeden, güven sağlanarak piyasa desteği talep
edilmeli, ve oluşabilecek olası mağduriyet durumunda hakların iade edileceği güvencesi ile, yatırım
araçları bir bir devreye alınmalı...
Yarın değil, hemen şimdi...
Bak bakalım o zaman neler olacak işte...
Benden söylemesi...
Bu yazı, 18.04.2023 tarihinde Milat Gazetesi'nde yayımlandı.
İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

0 yorum:
Yorumunuz kısa zamanda yayımlanacaktır.
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.