9 Ağustos 2024 Cuma

MERKEZ BANKASI’NIN HATA PAYI

 

Merkez Bankası Başkanı Dr. Fatih Karahan 3.çeyrek Enflasyon Raporunu sundu.

Herkes gibi merakla dinledim.

Soru cevap kısmında cevabı merak edilen iki soru vardı.

Biri Ekonomi Gazetesi’nden Alaattin Aktaş’ın sorusuna cevap veremeyen TÜİK’in, enflasyon hesaplaması konusunda akıllara getirdiği “açıklanan enflasyon oranlarına doğan güvensizliğin para politikalarına etkisinin ne olduğu” sorusuydu.

Başkan Karahan TÜİK’in EUROSTAT’a uygun hesaplama yöntemleri kullandığını ve kurum olarak da çıkan verilere güvendiklerini söyledi.

Hatta TÜİK ile Merkez Bankası arasında bir “Çalışma Komitesi” kurulduğunu da açıkladı.

Yani sevgili okurlarım!

Tabii ki yine, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!..” tadında bir olay oldu.

Aslında Merkez Bankasına haksızlık yapmamak gerekiyor.

Makro ihtiyati tedbirlerle birlikte uluslararası arenayla eşgüdümlü hareket etmeye çalışan faiz politikası noktasında başarılı bir çalışma sergiliyor.

Fakat ekonomi sadece para politikası araçlarıyla yönetilemez.

Her ne kadar Merkez Bankası bu yönetimin çok önemli bir noktasında fiyat istikrarını sağlayarak ekonominin rekabetçiliğini ve büyümesini garanti altına alma sorumluluğu taşısa da Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın genişleyici para politikası etkisi yapacak yatırım planları ile verimliliği artırmaya dönük çalışmalara kaynak ayırmak adına tasarruf planları olmadan tabii ki de bu iş olmaz!

Yürütme tasarruf için kılı kırk yaracak, Maliye de vergi kayıplarını önlemek için adil vergilendirmeden bir an bile taviz vermeyecek.

Fakat ikisinde de sorun var.

Bazı şirketlerin sosyal medyada matrahsız yani vergilendirmeye konu olacak oranda gelirleri olmadığının vatandaşça paylaşılması gerçeği ayan beyan ortaya döküyor.

Sistemi taşıyan orta ve alt gelir grubundaki vatandaştan alınan vergiler!..

Yanlış kararlarla sırf koltuğunu tutmak adına güzel bir ekonomik hava varmış(!) izlenimi vermek için para politikası hazır olmadan yapılan faiz indirimlerini sözde “Nass var! Nass!..” çıkışıyla legalleştirmeye çalışan kötü niyetin bedelini ödüyor milyonlar!...

Bunun kabul edilebilir hiçbir tarafı yok.

Herkesin susması bu gerçeği değiştirmiyor.

İnsanların korkması da yersiz.

Eşek olanın sırtına binen çok olur.

Hak, hukuk bilmek çok önemli…

Kimsenin kişilik haklarına dokunmadan sonuna kadar yapılan tüm yanlışları, en açık ve sert biçimde dile getirmek hepimizin vatandaş olarak boynunun borcu...

Yumuşak başlı olmak sadece hata yapanın cüretini artırır!..

Neyse konudan sapmayalım.

Merkez Bankası Başkanı’nın ikinci merak edilen soruya cevabı da oldukça yetersiz oldu.

Milyonlarca insanın şu an açlık ile mücadele etmesine neden olan Asgari Ücret Artışı Süreci’nde, zam oranlarının belirlenmesinde Merkez Bankası’nın pozisyonu çok etkili oldu.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, hedef enflasyona göre zam yapılacağı vurgusu yapmış, talepler neticesinde hedef enflasyon ile mevcut enflasyon arasında bir noktada uzlaşma sağlanmış ama tabii ki de her seferinde olduğu gibi iki ay sonra yapılan açlık sınırı hesaplamalarıyla verilen bu zam da atomlarına ayrılmıştı.

Burada suç ne Merkez Bankası’nda ne de Hazine ve Maliye Bakanlığı’nda…

Suç tamamen yürütme tarafında…

Tasarruf kısmında gereken özenin gösterilmemesi, üstüne yatırım programlarında asgari ücretlinin temel ihtiyaçlarını sağlayacağı ürünlerin üretiminin ve temininin öncelenmemesi açıkça bir iş bilmezlik ve öngörüsüzlük

Umursamazlık demek istemiyorum çünkü artık o kısmı bambaşka bir boyuta girer.

Binlerce kişiden oluşan yürütme ile yasamada görev alan bu kadar insanın, ülkenin bazı varsıllarının vergisiz bir şekilde hayat sürmesini istediğini düşünmek, üstelik yapılan bu ekonomik hareketlilikten en çok kazanan bu kesimin, iş yaratılan krizin çözümüne gelince muaf tutulmasını umursamazlık duygusu ile ifade etmek ağır kaçar...

Faturanın yoksulluk ve yoksunluk sıkıntısı çeken halka kesilmesine bilerek ve isteyerek rıza göstermenin yükünü her yürek taşıyamaz!

Kimsenin bilerek ve isteyerek bu durumun tarafı olacağını düşünmüyorum, düşünmek istemiyorum.

Bu nedenle yapılacak olanların hesabını vermekten başlayarak ülkemizin daha da müreffeh bir devlet olmasına çabalama zorunluluğunun getirdiği sorumluluğu ben omuzlarımda hissediyorum.

Lütfen sizler de hissedin ve kendi payınıza düşeni yapın.

Siyasetin erken seçim havasına ısındırıldığı bir dönemde doğru kararların verilmesi için ülkenin kutuplarının aldığı ya da alacağı sorumluluk epey önemli olacaktır.

Bu nedenle doğru olana ulaşmak ve ülkemizin tüm unsurlarıyla birlikte ortak menfaatini aramak yegâna çabamız olmalı.

Koltuk heveslileri bu gibi yüce ülkülerden uzak olabilirler.

Ya da BOP Eş Başkanlığı ile ülkemize “eş başkanlık uygulamasını” da getirmiş olabilirler.

Önemli olan onları sarsarak kendilerine gelmelerini sağlama sorumluluğundan vazgeçmemektir.

Eğer kendilerine gelme eşiğini geçtilerse o zaman emekli ederek ülkemizin âlî menfaatlerine hizmet eden yeni isimlerle yol yürümek hepimizin boynunun borcudur.

En azından ben hayata böyle bakıyor, mesleğimi de bu ilkeler ışığında yerine getirmeye çalışıyorum.

Bu ilke ile Elips Haber’de siz değerli okurlarıma ulaşabildiğim kulis bilgilerini bir yıldan daha fazla süren yazılarımla sunmaya gayret ettim.

Elimden geldiği kadar yapıcı olmaya ve köşemin adı olan Ara Formül mottosuyla çözümlere odaklanmaya çabaladım.

Şimdi mesleki olarak önemli bir sorumluluk daha alarak farklı bir platformda yoğun bir çalışmaya girişeceğim.

Bu nedenle buradaki yazılarıma bir süre ara vermek durumundayım.

Bana bu mecrada siz değerli okurlarımla buluşma fırsatı veren Kıymetli Dostum Bünyamin Güler’e ve tüm Elips ailesine teşekkürü bir borç bilirim.

Ülkemizin daha da iyi olması için göstereceğimiz çabada siz değerli okurlarıma buradaki satırlarla ufacık bile bir faydam olduğu düşüncesiyle avunarak bir müddet müsaadenizi istiyorum.

Kalın sağlıcakla…

 

 

Bu yazı, 09.08.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

2 Ağustos 2024 Cuma

DÜKKÂN BATACAK BORÇLAR KALACAK

 

Kapitalist Sistemin büyümesi ve gelişmesi için üretimden önce tüketim gerekiyor.

Talep varlığı üretimi tetikliyor; kâr hırsı, teknoloji ve emtia kullanımını coşturuyor.

En sonunda gelişim kaçınılmaz bir çıktı oluyor.

Bu sürecin etkinliğini daha da artırmak için yani zamandan tasarruf yaparak daha da gelişmek için dürüstlük, akılcılık, etik yönetim ve adalet sistemi önemli bir yer tutuyor.

Eğer ilkeleriniz varsa ve vatandaşlar çalışarak, iyi insan olarak daha fazla kazanacakları kanaatine varırlarsa işte o zaman yükseliş hızınız katlayarak büyüyor.

Yok eğer yolsuzluk, adam kayırma, ülkeyi başka ülkelerin ya da şirketlerin arka bahçesi hâline getirme gibi gafletleriniz varsa o zaman vatandaşlar gelecek ikballerini göç ederek başka coğrafyalarda aramanın kaçınılmaz olacağı düşüncesine varıyor.

Nitekim Afrika ve Asya’da üretim araçlarını doğru planlayamayan ve bu nedenle de gelişemeyen ülkelerin vatandaşlarının diğer ülkelere yönelik göç dalgalarını yıllardır izliyoruz.

Dünyanın bir tarafında tablo böyleyken göçen vatandaşların gittiği gelişmiş ülkeler ise rekabetçilik ile sömürü düzeni arasında bir yerde konumlanıyor.

Modern toplumların neredeyse hepsinde ağır işgücü gereken tarımda göçmenlerin emek sömürüsü ucuz gıdanın temel aracı olmasına rağmen bu durum göz ardı ediliyor.

Gelişmiş ülkelerdeki seçkin insanları yücelten tablonun altındaki sömürü düzeni işte böyle yürüyor.

Devletin güçlü ve ayrıcalıklı konumunu aslında yine bir sömürü düzeni oluşturuyor.

Aynı Antik Yunan’daki gibi…

O zamanlar kölelik meşruydu.

Özgürlük ve gelişmenin şartlarını arayan filozoflar, düşünürler bu işe kafa patlatıyordu.

Fakat bu köle düzeninin getirdiği konfor alanında formüle edilmeye çalışılıyordu.

Kölelere vatandaşlarla aynı hakları vermek, bugün büyük düşünür olarak atfedilen isimlerin gündemine hiçbir zaman gelmemişti.

Bugünde bu göçmenler aynı amaçla gelişmiş ülkelerde kılıfına uydurularak köleleştiriliyor.

Gördüğünüz gibi sömürü düzeni her yerde devam ediyor.

Bunu toplumdan tamamen söküp atmak mümkün değil.

Çünkü toplumun dezavantajlı kesimi her zaman olacak ve bu kesimlerin yüksek rekabet hâlindeki yarışta geri kalmasının bir sonucu olacak.

Ya suç makinasını bir parçası olacaklar ya da sömürü düzeninin…

İkisi de olmasın diyorsanız fazla naifsiniz demektir.

Bu peşrevden sonra gelelim ülkemize…

Türkiye’nin nüfus projeksiyonları bu hafta epey gündem oldu.

Ülkemizin uzun dönemde 100 milyon dolayında bir nüfus ile varlığını sürdürmesi bekleniyor.

Gelişmiş ekonomileri incelediğimiz zaman aslında bu hiç de yanlış olmayan bir analiz.

Zira gelişen ekonomilerde alt yapının yeterli geldiği noktadan sonra kaynakların gelişim ve ileri düzey rekabet için kullanıldığına şahit oluyoruz.

Yani yeteri kadar okul, sağlık kuruluşu ve konut yapıldıktan sonra devletler artık yenilikçi sektörlere yatırım yapmaya başlıyorlar.

Türkiye’nin okullaşma ve sağlık alanında kapasitesi neredeyse tamamlanmak üzere…

Konut konusundaki en büyük sorunumuz ise maalesef deprem ve hâlâ bir türlü seferberlik hâline getiremediğimiz kentsel dönüşüm

Bu iki konu ülkemizin kısa zamanda büyümesine katkı sunacak alanlar olacak.

2040’a kadar öyle veya böyle bu konuların tamamının artık Türkiye için bir sorun olmayacağını düşünüyorum.

Ama o zamana kadar birçok gelişmiş ülkenin, rekabetçi teknoloji yatırımları ile birlikte yarışta yakalanamayacak kadar uzağa gitmesinden korkuyorum.

Benim yaptığım analizler 2035 yılından sonra ülkemizde iktidarda kim olursa olsun devletin daha rasyonel yönetileceği gerçeğini ortaya koyuyor.

Bilimsel eğitim almış kişilerin halkın çoğunluğunu oluşturduğu bir nüfus yapılanması olacağı için yönetimde bireysellik denilen mekanizma artık yavaş yavaş terk edilecek ve ortak aklı bulmak için çaba sağlanacaktır.

Bugünkü gibi; sadece gündemi değiştirmek için İstanbul Sözleşmesi’nden çıkarak “sözde” toplumsal ahlâkı yüceltmeye çalışmak ya da Hayvan Hakları Yasasına “köpekleri uyutma” maddesini ekleyerek sokakları güvenli yer yapma(!) vaatleri tutmayacak.

Çünkü amaç koltukları korumak için gündemi değiştirmek…

Bilimsel temelli bir yaklaşımla sorunları tespit etmek ve uzun vadeli çözümler üretmek hiçbir zaman gündem olmadı.

Bunun nedeni de tabii ki halihazırdaki nüfus dengesinde rasyonel düşünceyi temel alan yaklaşımın tercih edilmemesinin bu tabanı konsolide eden siyasetin tercihleriyle yüksek oranda ilintili olduğu sarsılmaz bir gerçek…

Bakın bu gerçek İsrail ve Hamas arasındaki dengeyi de belirliyor.

Netanyahu’nun çoğunluğu Siyonist bir kitleden oluşan halkın taleplerini yerine getirmesi adına “soykırımcı” olması bize aykırı gelse de adam ülkesinin haklarını koruduğu için destek görüyor.

Orada yapılan mitinglerin bir kısmı vahşete karşı olsa da büyük kısmı Hamas’ın elindeki rehinelere zarar verileceği korkusuna dayanıyor.

Yani akıl mantık devreden çıktıktan sonra ahlâk ve vicdanın yapacağı bir şey yok…

Biz ahlâk ve vicdan ile doğruyu bulup akıl ve mantığımıza bunu uydurmaya çalışıyoruz.

Ama o iş öyle olmuyor.

Toplumsal dönüşümün zorlukları var elbet!

Bunu başaracak güç pek tabii Türk toplumunda var.

Fakat şu anda yapılan farkındalık eksikliği nedeniyle ülkenin daha iyi olması temennisiyle iradenin tam teslimi sonucunu doğuruyor.

Bu durum bir işyeri açıp orayı çalışanlara teslime eden birinin yaptığına benziyor.

Oy verdiklerinizin 5 sene boyunca o dükkânı batırmayacağının garantisi yok.

Dükkân açtığınızda bu ihtimali daha fazla ciddiye alarak “İşin sahibi benim kardeşim, dükkanımın başında duracağım tabii ki…” demek size ne kadar normal geliyorsa ülkenin gidişindeki yanlışlıkları düzeltmek için ses çıkarmak da o kadar doğru gelmeli.

Eğer biraz daha böyle yapacak olursanız dükkânı batıracaklar ve içinden çıkılamayacak borçları sizlere miras bırakacaklar değerli yurttaşlarım.

Benden söylemesi…


Bu yazı, 02.08.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

19 Temmuz 2024 Cuma

MAKYAJLI VERİLERİN İLLÜZYONU

 


Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, son dönem çıkışları ile NLP uzmanları ya da hayat koçlarına benzemeye başladı.

Sürekli olarak pozitif düşünceye yönlendiren ve iş dünyasındaki atmosferi olumlamaya çalışan Şimşek, sosyal medya açıklamalarıyla da buna devam ediyor.

Rezervlerin SWAP hariç son dört yılın en yüksek seviyesine geldiği açıklaması da böyle bir durum meydana getiriyor.

Sağ olsun.

Yüksek faiz politikası ile Türkiye’yi olası büyük bir döviz krizinden kurtardı.

Her ne kadar açık kapılar olsa da enflasyonla mücadele konusunda da bir miktar başarı sağladı.

Fakat bu başarılar verileri makyajlama konusundaki başarısının yanında gerçekten de solda sıfır kalır.

Özellikle yıllardır bu konuda alışkanlık hâline getirilen iki veri daha var.

Bunlardan biri Ticaret Bakanlığı’nın yayımladığı “dış ticaret verileri” iken bir diğeri de TÜİK’in yayımladığı “işsizlik verileri”

Ticaret Bakanı, Hazine ve Maliye Bakanı ile Cumhurbaşkanı başta olmak üzere ekonomi yönetiminin birçok ismi dönem dönem, “Ülkemiz altın ve enerji hariç dış ticaret fazlası verdi.” cümlesiyle veri makyajlama konusunda yıllara yayılan bir başarı sergiliyorlar.

Hariç tutulan altın ve enerji kalemleri yıllara bağlı olmakla birlikte ortalama yıllık yüz milyar ABD Doları tutarında bir büyüklüğü ifade ediyor.

Bu kadar büyük bir meblağın verilerden çıkarılması anlamsız bir ifadeye neden oluyor.

Yani siz 100 milyar dolar ekside olan dış ticareti göz ardı ederek gerçeği ortaya koymuş olmuyorsunuz.

Mal ve hizmet alım satımı üzerinden düzenlenen bir piyasanın, üretim unsurlarının temel enstrümanlarından biri olan enerji kaleminden münezzeh olması düşünülemez.

O nedenle bu şekilde yapılan açıklama ve ölçümleme gerçekten de çok gülünç oluyor.

Hakeza, işsizlik oranlarının açıklanmasında da geniş işsizlik diye tabir edilen açıklama aslında gerçeği perdelemek için kullanılıyor.

Olması gereken, işgücü sayısından iş sahibi olanları çıkarınca kalan sayıdır.

İdeal olan yine bu işgücünü üretime bir şekilde katarak ülkenin potansiyel üretim gücüne ulaşılmasını sağlamaktır.

Ama maratona başlarken 40 km’lik parkuru bitirmek yerine kendinize 5 km’lik hedef koyarsanız ne maratonda yer alırınız ne de yaptığınız işin bir anlamı olur.

İşte bu veri sepetinde de buna benzer bir tablo oluşuyor sevgili okurum.

“Peki, Şimşek bunun neresinde?” dediğini duyar gibiyim.

Hemen açıklayayım.

Saygıdeğer Bakanımız SWAP’ları hesaptan düşerek veri paylaşımında bulunma yaklaşımı tercih etmiş.

Bu çok komik bir durum…

Çünkü topluma, bankaya yüz bin lira borcu olup cebinde nakit bulunan bin lirasıyla zenginlik yaşayanın yanılsaması yaşatılıyor.

SWAP borç alınan dövizlerdir.

Kullanımı sırasında düşük bir faiz ödemesi yapılır.

İstenildiği takdirde geri ödemesinin yapılması gerekir.

Şu an bu paralar istenilse geri ödemesini yapmanın maliyeti oldukça yüksek olacak.

Yani daha yüksek borçla döviz borçlanması yaparak geri ödenecek.

Bu da hâlihazırdaki tahvil sistemimizi bozacak ve yeninde yükselişe geçecek risk primleri (CDS) ile ekonomimiz coşacak.

Bu riskler, Türkiye’nin CDS primlerini yükselten risklerken bunları görmezden gelmek kuma kafayı gömmekle aynı kapıya çıkan bir durum meydana getiriyor.

Kaldı ki rezerv hesabında hiç gündeme getirilmeyen Kur Korumalı Mevduat (KKM) gibi koca bir belamız da hâlâ var.

Her ne kadar bu hafta yapılan düzenlemeyle KKM için faiz limiti 35 bandına ayarlansa da, toplam büyüklüğü 60 milyar dolara denk bir para her an için sistemden böyle bir döviz talebinde bulunabilir.

Bunun önünü alan tek şey faizlerin yüksek olması…

Siz faizleri enflasyonla birlikte indirmeye başladığınızda verilen reel faiz ile birlikte bu oran liralaşacaktır.

Ama bu gerçek, şu an uygulanan politikalarla bile 3 seneye yayılacak bir takvimi işaret ediyor.

Yani öyle “Pat diye faiz indirelim, enflasyonla mücadeleyi biraz askıya alalım.” düşüncesi akla geldiği anda, rezervler anında yine eksiye düşer.

Bu rezervleri artırmak için yıllar gerekir.

İllüzyonla, makyajlanan verilerle gerçek örtülmeye çalışılsa da esas gerçek hemen bozulan bir ekonomin hemen onarılamayacağı gerçeğidir.

Bunu başarmak için tam bir seferberlik gerekir ki siyasetin kalanında böyle bir hava olmadığı gibi Meclis’ten geçen tasarruf düzenlemelerinin uygulama tarihini 1 Eylül’den 1 Ocak 2025’e taşıyarak yasal yaklaşımlarda da bu niyette olunmadığı açıkça görülüyor.

Yapacaklar belli de makyaj ustalığıyla nereye kadar gidilir Allah bilir…

Benden söylemesi…


Bu yazı, 19.07.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.


12 Temmuz 2024 Cuma

ERDOĞAN, ESAD İLE DE GÖRÜŞÜR, ŞİÖ’YE DE GİRER

 

Gerçekten bu kadar hızlı değişim yaşayan başka bir ülke yoktur.

Milletimizin değişime olan adaptasyon hızı muazzam seviyede ileride…

Bakınız bu hafta yaşanan bir olaya...

TÜİK…

Şu güzide kurumumuz uzun yıllardır kış uykusundaydı ama bir şey oldu uyandı ve Türkiye’yi sarstı.

Daha önce de piyasalara güven vermek için ekranlara çıkarılan, basın toplantıları yaptırılan bürokratlar oldu.

Ayağı yere basmayan, gerçekten uzak politikaları en iyi savunan bu zamana kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğu için bu bürokratların sürekli bocalamalarına şahit olduk.

Çünkü Erdoğan’ı ayakta tutan bir halk tercihi var.

Bu kadar adapte olmaya hazır bir toplumun aklını çelmek ve arkasına almanın aslında hiç de zor olmadığını bilen Erdoğan işleri tesadüfe bırakmayı sevmiyor.

Bakın işte bunun en güzel örneklerinden biri daha zuhur ediyor efendim.

Suriye Devlet Başkanı Esad’a canhıraş bir şekilde “Gel görüşelim!” çağrısı Erdoğan’ın en büyük idare etme girişimi olmak üzere…

Eğer başarılı olursa muhakkak bunda sahanın getirdiği uluslararası reel politik bir ölçekte etkili olacak ama asıl sebep tabii ki de iç politikada Erdoğan’a verilen desteğin devam etmesini sağlayacak yeni bir değişimi sağlamak.

Bu refleksi Erdoğan’ın NATO üyesi olarak ŞİÖ’ye üye olmak istemesi açıklamasında da görmek mümkün.

Dünyanın güç değişimi ve gücün dağılımı sürecinde Dünya Lideri olmak için ülkeyi bir kutup ilan etme politikasının ayağının yere basmasını sağlayacak bir ekonominiz olmazsa işte böyle paranın çekildiği yönlere yanlamaya başlarsınız.

Ekonomi o kadar önemli ki, Osmanlı’nın batmasında da Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında da çok ana faktörlerden biri…

Osmanlı bilim ve tekniği tabandan getirecek bir düzen kuramadı çünkü büyük bir tarım toplumunun organize ettiği büyük bir savaş makinası onlara fazlasıyla yetti.

Yüzyıllar boyunca da bunun ekmeğini yedi ama sanayi, ekonomi, para politikaları ve liberal piyasalarla gelen rekabetçi bilim ve teknik uygulamalarını yakalayamadı.

Yakalayamazdı da çünkü ülkenin kuruluş ve işleyiş kodları ile Yeni Dünya’nın kodları epey bir farklıydı.

Bu nedenle bilinen ve başarılı olan en iyi yöntem kullanıldı: Devşirme.

Önce bilenleri ülkeye davet ettiler. Olmadı.

Sonra teknoloji sahibi şirketleri davet ettiler. Olmadı.

En sonunda ülkemizde kafası çalışanları Avrupa’ya gönderdiler fakat o da olmadı.

Çünkü toplumsal kontrolün had safhada olduğu bir ülke ile nispeten daha özgür bir ülkede varlık göstermenin getirdiği sonuç liberal değerleri benimseyen ve Batı’ya yakınsayan ülke içi muhalefeti oluşturmaktan öteye geçemedi.

İttihat ve Terakki’nin Batı merkezli bakışını daha milli bir duruşa getiren Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği vizyonu uygulamak ülkeyi kısa zamanda büyük bir dönüşüme soktu ama birçok travmayı da beraberinde getirdi.

Çünkü Atatürk, Erdoğan kadar “siyasette” mahir(!) değildi.

Fakat çok belli oluyor ki Erdoğan da Atatürk kadar savaşta mahir değil.

Esad ile buluşma; yine, yeniden kurulmaya çalışılan Yeni Dünya Düzeninde doğru politikaların uygulanmadığının bir itirafıdır.

Türkiye’nin kaybedilen yıllarının yanında Halepçe’de olduğu gibi iyilik yapalım derken artık kendimize düşman bir Suriye halkı meydana getirdik.

Bundan sonra işler Türkiye’nin ekonomi ve iç politikası için iyiye doğru gidecek ama maalesef dış politika için geleceğe büyük bir sorun tohumu ektiğimizi söylemek gerekiyor.

Erdoğan bu dünyadan göçecek ama o sorunu bizim çocuklarımız ve torunlarımız yaşamaya devam edecek.

Tüm bu şamatadan kurtulmanın yolu Doğu’daki güç hesapları ve İstihbarat oyunlarını bir tarafa bırakarak medeni dünyanın bir parçası olmaya çalışmaktır.

Bunu yapacak bir irade Erdoğan’dan çıkar mı?

Erdoğan koltuğu riske girince işleri nereye kadar taşıyabileceğini göstermiş oportünist bir lider.

Kendisi ile bir başkası arasında avantaj sağlamak için her konuda daha da ileri gitmekten kendisini geri görmeyecektir.

Bu nedenle Esad ile de görüşür, ŞİÖ’ye de girer…

Bunu sağlarken ülkeyi pata küte bir yerlere sürüklediği için sonuçları geri dönülmez bir noktaya ulaşır mı?

İşte asıl tartışmamız ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı kamuoyu baskısı altına almamız gereken konu da bu…

Zira Erdoğan’ın uzun zamandan sonra yeniden kamuoyunu dinlediği çok kıymetli zamanlara geldik.

Demokratik zeminin varlığı oy ile pervasızlaşan liderlere ayar verilmesini kolaylaştırıyor.

Unutulmaması gereken o sözü şuraya iliştireyim:

“Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir.”

Yeni nesil siyasetçilere tavsiyem bunu anlamaları ve oyunlarını buna göre kurmalarıdır.

Benden söylemesi…


Bu yazı, 12.07.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

5 Temmuz 2024 Cuma

ERDOĞAN’IN İNGİLİZ SİYASETİ

Dünya dönüşüm içinde…

İngiltere sonunda Karl Marx’ın Das Kapital’de dile getirdiği devrimi(!) yaşadı.

İşçi Partisi iktidara geldi.

Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’de olması gereken işçi devrimi Rusya’da olmuş ve SSCB’yi doğurmuştu.

Açlık, soğuk ve çaresizlik içindeki halkın çözüm olarak kolektif yaklaşımı benimsemesi mantıklı olsa da işçi sınıfının tepesine binen ve görünen düşman olarak nitelenen emperyalistlere karşı bir hareket o dönem İngiltere’de karşılık bulmadı.

Peki bugün neden İşçi Partisi 14 yıllık Muhafazakâr Parti iktidarını devirebildi.

Ne pandemi ne ekonomik kriz ne de BREXIT İşçi Partisinin başarmasını sağlayamadı.

Şimdi ne oldu da liberal değerlerin beşiği kabul edilen Kıta Avrupası’nın konformist komşusunda değişim rüzgarları esmeye başladı.

İskoçya’nın siyasetçilerinin Birleşik Krallık’tan ayrılma söylemiyle bitmeyen referandum taleplerini iç politikada kullanması ile aynı sebepten dolayı değişim oldu.

İskoçya halkı Birleşik Krallık imkanlarından faydalanmama durumunun yıkıcı sonucunu gördüğü bu siyasetçilere prim vermedi.

Hâlbuki iç işlerinde sonuna kadar bağımsız olan bir devletten bahsediyoruz.

Kendi bayrağı, yönetimi, bütçesi var.

Adanın ortak dış politika belirlemesinin adanın paydaşı olan ülkelerin çıkarını maksimize etmesi ortak akıl noktasında zemin yakalanmasına fırsat veriyor.

Bu zemin onlarca yıldır süren bir barış, istikrar ve refah sundu.

Şimdi neden bundan vazgeçilsin ki?..

Değil mi?

İskoçlar tüm milliyetçiliklerine rağmen Birleşik Krallık çatısında ayrılmayı çıkarlarına aykırı görüyorlar.

Londra’ya pasaportla gitmek istemiyorlar.

Bu nedenle Birleşik Krallık hikayesinde çıkarların ortaklığını sağlayan bir ortak akıl her daim işliyor.

Bunun işlemediği tek gündem bence BREXIT idi.

Aşırı militarist bir dil ile BREXIT’ten çıkışı meşrulaştıran İngiliz siyaseti, birleşerek büyümenin getirdiği Birleşik Krallık hikâyesini unuttu.

İşte bugün Muhafazakâr Parti’yi sandığa gömen gerçek; zamansız, ortak akıldan yoksun bir şekilde ısrar edilen kararların getirdiği sonuç oldu.

Benzer bir süreci Türkiye de yaşıyor.

Suriye’deki iç karışıklık sürecinden Suriye’yi dizayn etmeye çalışan bir siyasetin Türkiye’yi getirdiği nokta artık iç politikada taşınamaz durumda…

Yerel seçimlerde birinci parti koltuğunu CHP’ye bırakan AK Parti’nin yaşadıklarında elbette ki partinin ortak aklını bir kenara bırakan Erdoğan’ın yeri oldukça fazla…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, mükemmel bir siyasetçi…

Kazanmayı çok iyi biliyor.

Siyaseti, iş dünyasını, diğer ülkelerin zenginlerini ve onların oluşturduğu dengeleri, Siyonistleri ve onların uluslararası kurumlardaki hâkim pozisyonunu, rezerv paranın sahibi olan ABD’nin politikalarının ne kadar belirleyici olduğu çok iyi biliyor.

Yıllarca, ülkenin verimliliğini yerle bir olan, Kurtuluş Savaşı’nda bu yana zorluk içinde zorluk çeken halkın, ancak liberal politika ve ekonomik yaklaşımlarla genişleyeceğini gören Menderes ve Özal kervanına katılan Erdoğan’ın Gladyo gibi yapılarla, demokrasisi vesayetlere emanet edilmiş olan Türkiye’yi nasıl da hizaya çektiğini birlikte izledik.

Ülkeyi dönüştürdü.

Kaçınılmaz bir gerçek bu…

Zengin sınıfı değiştirdi.

Başörtüsü, din eğitimi vs. üzerinden oluşturulan gereksiz gündemleri yok ederek Dindarlar ile Cumhuriyetçileri liberal değerler ile birlikte ortak refah havuzunda buluşturdu.

Erdoğan tüm yanlışlarına rağmen çok şey başardı.

Yalnız daha fazlasını başarabilirdi.

Bunu sağlayacak halk desteği de kamu gücü de olmasına rağmen o koltuğu tercih etti.

Başladığı “Avrupa Hikâyesini” tamamlayabilirdi.

Üstelik “Ver-Kurtul” gibi politikalara bulaşmadan bunu yapabilirdi.

Bugün Putin ile kurulan ilişkinin Türkiye’yi de Erdoğan’ı da ne kadar eşsiz bir noktaya getirdiğini tüm dünya görüyor.

Ama Erdoğan görmedi.

Kendisini nimet gördü.

İki meselede hata yaptı.

Biri FETÖ meselesiydi.

Bir diğeri de kesinlikle Suriye meselesi…

FETÖ meselesinin cezasını 15 Temmuz ve sonrasında bütün ülke çekti.

Suriye meselesi ise giderek artan bir şekilde ikinci gündem olarak peşinden gelen bir gündem hâlini aldı.

PYD’nin maşa yapıldığı Türkiye’nin hassasiyetlerine dokunulmaktan geri durulmadığı bir zemin oluşturuldu.

Ne ülkede misafir edilen Suriyeliler memnun oldu ne de Suriye’de kontrol edilen alanlar bize bir fayda sağladı.

Geldiğimiz nokta ise bugün İngiltere’de İşçi Partisi’nin zafer kazandığı sebepleri meydana getiren bir nokta…

Erdoğan, çok iyi bir siyasetçi…

Toplumun oy refleksinin ne kadarını dönüştürebileceğini ne kadarını da bloklaştırabileceğini çok iyi biliyor.

Bloklar dağıldı, refleksler köreldi.

Elde avuçta siyaset arenasında kullanacak bir araç kalmadı.

Söylenen her söz yutuldu.

Ortaya koyulan neredeyse tüm politikalar yerle yeksan oldu.

Beton yatırımları ile halka sunulan zenginlik bitti.

Silah sanayisi ile kazanılan itibar Erdoğan’ın geleceğe mirası olacak ve bu konuda iyi anılacak.

Ama dışarıda yeterli başarıyı sağlayamayan ve yalnızlaşan Türkiye’nin kurtarıcısı olması planlanan Türk Devletleri Teşkilatı istenilen güce bir türlü ulaşamadı.

Velhasılıkelam İngilizler, BREXIT ile kaybettiklerinin farkına varmasa da hissiyatına vararak cezayı kesti.

Erdoğan’a karşı da halkın duruşu kesinleşti.

Birinci partiden düşen tabloyu alarm olarak gören Erdoğan’ın yaptığı kurtuluş reçetesi arama toplantılarının sonucunda az maliyet ile çok kazanım sağlayacak ve seçmen üzerinde etkili olacak yegâne gündem ortaya çıktı: SURİYE.

Suriye ile barışılması ve Suriyelilerin yurtlarına gönderilmesi planı Dış İşleri Bakanı Hakan Fidan ile başlatılan mekik diplomasisi ile başladı.

Önce Çin ardından Rusya’ya yapılan ziyaretler ile Esad ya da Esed’in (doğrusu aradaki farkı hâlâ tam bilmiyorum) ile yeni bir yol yürünmesini sağlayacak açıklama yapması sağlandı.

Esad, Türkiye’nin bulunduğu alanları boşaltmasını görüşmek için bir şart olmaktan çıkardı.

Erdoğan da, “Yine ailecek görüşebiliriz!” dedi.

Ortalık kaynadı.

Erdoğan, bir sene önce genel seçim sonrası böyle bir yol yürümedi.

O zaman da halihazırdaki tehditler vardı.

Yerel seçimden sonra ortaya çıkan tablo ile neredeyse her zaman yaptığı gibi yine iç politikada kendisini rahatlatacak bir gündem olarak dış politikayı kullanmayı tercih etti.

Çünkü İngiltere’de olduğu gibi büyük bir yıkım geldiğini görüyor ve Mayıs seçimlerini kazanabilmek için esnettiği ekonominin öyle kolay düzelmeyeceğini de anladı.

Ekonomin faturası halka çıktığı için halk çoktan AK Parti’yi ve Erdoğan’ı terk etti.

Sandık kurulsa bu durum ilk seçimde kendisini gösterir.

Şimdilik Meclis aritmetiği buna izin vermese de siyasetin ne batışlardan ne çıkış hikâyeleri yazdığını unutmamak gerekiyor.

Neticede AK Parti’de düşüşe geçen Millî Görüş oylarının içinden yani Fazilet Partisi’nden koparak geldi.

Daha neler olacağını kim bilir?

Benden söylemesi…


Bu yazı, 05.07.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

28 Haziran 2024 Cuma

ÜLKÜCÜ KUTBA DENGE, EKONOMİYE NATO VE AB AYARI

 


Bazı mesleki alışkanlıklarım var.

Bunlardan biri Bütçe Görüşmeleri dışında kalan Meclis’in çalışma zamanlarında, haftalık olarak düzenlenen, Meclis’te grubu bulunan partilerin Grup toplantılarının detaylarına odaklanmaktır.

Orada dile getirilen kulislerden çok daha fazlası zahirde gerçekleşiyor.

Yani kimin kim ile konuştuğu ya da konuşmadığı, bunun yanında konuşurken söyledikleri kadar söylemeyerek es geçtiği konular ve özellikle de Genel Başkanların konuşmaları sırasında takınılan tavır birçok anlam taşıyor.

Bazıları coşkuyla alkışlayarak belirli bir mesaj verirken bazıları da “Aman şimdi sorun var zannedilmesin!..” tadında bir alkışlamayla diğerlerine katılıyor.

Ama bazıları vardık ki, alkışlama tercihlerinde seçici davranıyorlar.

Eskiden bu kişilerin sayısı daha fazlaydı.

Şimdilerde ise yıllarda Genel Başkanlara yakınlık göstermek adına daha sert(!) bir alkışlama üslubu gelişti.

Bir de Genel Başkanla arası limoni olan ve kapının yolunu gözleyen siyasiler, Grup Toplantılarına ya katılım göstermiyor ya da katılsa bile tepkisel bir tutum içinde bulunuyor.

Bunu da salonun ya köşe bucağına oturarak ya da gönülsüz takip, dinleme ve alkışla gösteriyorlar.

Bu kapsamda, bu hafta iki isim oldukça öne çıktı.

Bunlardan biri İsmail Saymaz’ın yazdığı, “Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın istifası…” yani bugünün popüler deyimiyle görevden affı talebi kulisiyle görüldü.

Gözlemlerim zaten Koca’nın üzerinde bir hâller olduğu yönündeydi.

Alkış konusunda da bayağı çekingen bir tutum sergiledi.

“Bir şeyler olacak dur bakalım!”, demeden Saymaz bombayı patlattı.

Habercilik yönüyle tebrik ederim.

Ama Fahrettin Koca’nın istifasını sunduğu kulisinden daha önemli gelişme Koray Aydın’ın İYİ Parti’den istifa etmesidir.

“Yıllanmış bir siyasetçi, ne etkisi olacak?” demeyin.

Büyük tablo öyle değil.

Meral Akşener, İYİ Parti’yi bıraktıktan sonra yerine halef olacak Müsavat Dervişoğlu’nu işaret etmişti.

Dervişoğlu yanlış politikaların erittiği İYİ Parti’yi ve küskünleri toplama politikasını merkeze alarak ikinci şahlanış hikayesini kurgulamaya başlarken Meral Akşener’in Külliye’ye çıkması İYİ Parti’yi epey zora soktu.

Üstelik bir de partiden fotoğraflarının indirilmesini istemesi ise örtük bir mesaj barındırdı.

Kurucu Genel Başkan olmasına rağmen parti ile kurduğu ilişki, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı görevini Erdoğan’a devrettikten sonraki sürece oldukça fazla benziyor.

Abdullah Gül, tekelleşen AK Parti siyasetinde yer bulamayacağını bildiği için otorite olmaya çalıştı.

Karşılık bulamadı.

DEVA Partisi ile yakınlaştı, Ali Babacan ile görüşmeler yaptı, hatta Cumhurbaşkanı Adaylığı için ortak adaylık misyonuna talip oldu.

Ülke için yeni bir hikâye yazılması gerektiğini söyleyerek kendi camiasında oyun değiştirici olmaya çalıştı.

Meral Akşener de tam olarak aynı yolun taşlarını döşemeye çalışıyor.

Abdullah Gül’ün durulmasında en büyük etken Erdoğan’ın çok güçlü bir siyasi figür olmasının getirdiği büyük etkiydi.

Meral Akşener de kendi camiası olan Ülkücüleri organize edebilmek için, partisiyle olan bağlantısını pamuk ipliğine bağladı, ve ardından Külliye’de Sinan Ateş gündemini Erdoğan’ın önüne getirecek bir görüşme yaptı.

Amaç; Ülkücüleri birleştirecek bir hareketi hayata geçirmek ve bu süreçte Alparslan Türkeş’in rolüne soyunarak milliyetçileri birleştiren çatı olmaktı.

Nitekim Erdoğan’ın Grup toplantısında, CHP ile yürünen “Yumuşama Gündemi”ni yerle bir ettiğini görmemize rağmen Sinan Ateş Davasına ilişkin bir tavır almadığına şahit olduk.

Ülkücülerin birleşmesi Erdoğan’ın işine gelmez.

Halihazırdaki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi çarpık bir Başkanlık Sistemi olsa da iki kutuplu bir siyasetin oluşmasına neden oluyor.

Bu da Muhafazakâr çoğunluğa sahip Türkiye siyasetinde iktidarın her zaman AK Parti ya da onun türevlerinden çıkacağı mantığını dayatıyor.

Fakat son yıllarda öyle olmadı.

İnsanlar muhafazakârlıktan soğudu.

Din olgusu, geride bırakılan ve birleştirici bir unsur olarak gündemden düşen bir hâl almaya başladı.

İşte tam bu gündemde, solda birlik oluşturan ve merkez olmaya başlayan CHP’ye karşıt olan AK Parti’nin erimesi başladı.

CHP yükseliyor, AK Parti düşüyor.

İyi ama Başkanlık Sistemi’nde karşıtlıklar her zaman işleri ötekisini var eder, demiştik.

Doğru da dedik.

İşte Meral Akşener de dağılan muhafazakâr boşluğu MHP ile doldurmak istiyor.

Küskünleri toplayan, sert milliyetçilikten biraz daha soft bir milliyetçiliğe de geçip içinde Zafer Partisi gibi uçları da BBP gibi softları da barındıran bir siyasete merkez olan MHP, Türk siyasetindeki kutuplaşmada yükselen değer olabilir.

İşte tüm bu planların ortasında MHP’ye en yakın isim olan ve bir birleşme olacaksa ancak Koray Aydın ile mümkün olacağı gerçeğine dayanan hesaplar Koray Aydın’ın elinden uçtu gitti.

Koray Aydın da bu durumdan dolayı kurucusu olduğu partiden istifa etti.

Daha iyi görevlere gelemeyeceğimi bilmeme rağmen istifa ediyorum, çıkışı bu durumu özetleyen ifadesi oluyor Koray Beyin…

Siyasette herkesin bir hesabı var.

Şu an tüm hesap Temmuz’daki Sinan Ateş davasına kilitlendi.

Bahçeli’nin sağlık sorununda bunun ne kadar yeri vardır bilinmez ama MHP yine siyasetin tam ortasında yer alan bir hesabın içinde bulunuyor.

CHP ise solda daha da derinleşecek bir taban çıkışını yapabilmiş değil.

Zira geçtiğimiz hafta yazdım ve söylediğim gibi Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ekonominin tam yetkili ismi olması Erdoğan’ın egemenlik alanını bile daraltıyor.

Nitekim CHP’li Yalçın Karatepe’nin Şimşek ziyareti herhangi bir yol kat edilemeyen bir zaman israfı oldu.

Çünkü Türkiye, CHP’nin öngördüğü gibi Karma Ekonomik Sistem gibi ekonomik modellerden kurumsal olarak çok uzakta bulunuyor.

Ayrıca gittiği yol da tam liberal piyasaya doğru bir yol…

Yani sizin anlayacağınız rekabetçi ve küresel piyasaların istediği bir ekonomi olunmaya çalışılıyor.

Bunda sorun yok, bu genel hedef; Türkiye’ye ileri taşır.

Sorun, dönemsel siyasi çıkarlar için bu genel ekonomik hedeflerin yerle bir edilmesinde herhangi bir beis görülmemesi

Türkiye siyasi girişimler çöplüğü hâline geldi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “yeni bir şey deneme” çıkışları asla son bulmuyor.

Bu yoldan giden İletişim Başkanlığı da bir dönem Türkiye için özel projeler üretilmesi çağrısında bulunmuş toplumdan binlerce öneri almıştı.

Hasbelkader ben de kendimce bir öner sunmuş ülkenin gidişine ufak da olsa fikri bir katkıda bulunmak istemiştim.

Geri dönüp baktım ki, kurumsal olarak ülkenin iletişim algısında devrim yapmak isteyen kurumun siyasetin hantallık getiren kurumsallığına ve gündeliğine malzeme olduğu gerçeği ayan beyan ortaya çıktı.

Peki o zaman milyarlarca liralık bütçelerler, yüzlerce personel tam olarak ne işe yarıyor?

Zorlu sorulara cevap vermeyi kendisine görev edinmemiş, koltuk işgal eden ne kadar fazla, çok maaşlının olduğunu bir bilseniz, el insaf edersiniz ama gerek yok güzel halkım, siz hiç keyfinizi bozmayın!

Reuters Enstitüsünün geçen hafta yayımlanan raporuna göre dünyada bilgiye ulaşamayan kişiler önce haber içeriğinde bilgi olmasını talep ediyor.

Ulaşabilenlerse bilginin analizinin yapılmasını istiyor.

Bizde doğru bilgiye ulaşma konusunda ciddi sorunlar var.

Analiz konusunda ise basında toplasan analiz yapan yüz kişi bulamazsın.

Ben de bu analiz meselesinde payıma düşeni yapıyorum ama büyük bir hüsran yaşıyorum.

Gerek ekonomi gerek ise dış politikada edindiğim bilgilere istinaden tutarlı analizler yapmaya çabalıyorum.

Bugünü anlamak istemeyen halkımızın geleceğe ilişkin bilme ve anlama kaygısı olmaması benim işimi bir miktar anlamsız hâle getiriyor.

Geriye dönüp bakıyorum. Gerçekten tutarlı birçok tahminim olmuş.

Fakat bu çabam büyük ölçekte etkisiz kalmış.

Bunun sebebinin de adil bir rekabet içinde olmayan toplumun torpil ve tanıdık arayışının geleceği analiz edecek politikalara ihtiyaç duymamasına bağlıyorum.

Bunun sebebi de bence yıllar boyunca bitmeyen enflasyonun oluşturduğu mal ve stok merkezli zenginleşmeyi esas alan rekabetsiz ekonominin kanıksanmış olmasıdır.

Bunların hepsi değişecek.

Değişmek de üzere…

Macaristan’ın dönem başkanlığındaki AB’nin Moldova ve Ukrayna ile başlattığı Avrupa Birliği’ne katılım müzakereleri gündemi, Türkiye için hareketlendirici bir fırsat doğuruyor.

Bosna, Kosova, Sırbistan için götürülen süreçler emsal olmayabilir, diye Türkiye’nin pek gündemine girmemiş olan Avrupa Birliği’ne üyelik müzakerelerini canlandırma gündemi, Macaristan’ın yapıcılığı ve iki yeni devletle yeni başlayan süreç emsal gösterilerek yeniden hareketlenebilir.

Aylardır yazdığım gündem geldi çattı.

Erdoğan içeride alternatif siyasi adımları politize gündemlerle götürürken ekonominin düzelmesi için dış gündemi dizayn ediyor.

NATO’nun yeni Genel Sekreteri olarak Rutte’nin adının açıklanması ile Türkiye’nin pazarlık konusunda talebinin ne olduğu az çok anlaşılmıştır sanıyorum.

Yakında içeriden ve dışarıdan daha da hareketli gündemler gelecek.

Bu analizleri kaçırmayın.

Benden söylemesi…



Bu yazı, 28.06.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

20 Haziran 2024 Perşembe

CHP’NİN MEHMET ŞİMŞEK GÜNDEMİ

 

Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra Avrupa siyasetinde yeni bir dönemin başlayacağı söylendi.

Artan milliyetçiliğin Avrupa’nın içe kapanacağı düşüncesini ortaya koyan birçok analist ve gazetecinin anlamadığı en temel unsur ekonominin artık geri dönülemeyecek kadar küreselleşmiş olduğu gerçeğidir.

Bunu kabul etmek istemeseler de verimsizlik nedeniyle krizde olan her ülkenin, daralan ulusal kaynaklara rağmen artan fon varlıklarını ülkelerine çekme zorunluluğu, bire bir ilişkilerle liderlerden borç isteme düzenini yerle bir ediyor.

Fonlar gibi daha kurumsal yönetime bırakılan paraları, ülkeye çekmek için ne ayak oyunları ne de “dostum” ibareli devlet başkanı ilişkileri hiçbir işe yaramıyor.

Ülkenin makro değerlerine bakılıyor.

Hukuk düzeni inceleniyor.

Parayı yatırıp alabilmenin yanında uluslararası sistemde ötekileşerek dışlanması senaryosunun gerçekleşme ihtimali fiyatlanıyor.

Ardından yatırım için bir risk primi belirleniyor ve milyarlarca dolarlık büyüklükteki fonlar paralarını kademeli bir şekilde ülkeye aktarıyor.

Böyle bir düzende istediğiniz kadar sosyalist ya da istediğiniz kadar milliyetçi olun.

Değerler hiçbir şey ifade etmiyor.

Dindar olmak ya da dinsizliğin para düzeninde hiçbir anlamı yok.

Öyle olsaydı onlarca yıldır Ümmetçi Politikaları merkeze alan Türkiye en çok doğrudan yatırımı Ateistlerin yaygın olduğu Hollanda’dan değil diğer İslâm ülkelerinden alırdı.

Fakat öyle olmadığını hepimiz biliyoruz.

Paranın dini yok.

Küreselleşme ile gelen bireyselleşme ve aynı zamanda artan lüks ve konforun insanların vazgeçemeyeceği bir boyuta ulaşması nedeniyle sözde artan milliyetçiliğin Avrupa’yı daha dar bir kalıba sokacağı fikri gerçeği yansıtmıyor.

Olması gerekenlerden uzak olan bir düşüncenin alışılmış ezberleri dile getirmesinin sebebi dünyanın geldiği dinamikleri anlamamaktan geçtiği aşikâr bir durum.

“Dünya, küresel bir köy...” yakıştırmasının sıklıkla kullanıldığı küresel düzenin, toplumlar üzerindeki etkileri bazen aynı reflekslere neden olur.

Pandemi nedeniyle kaynakları daralan Avrupalıların düşük faiz politikasıyla ayakta tutulması sürecini, dağıtılan paraların toplanması amacıyla getirilen yüksek faiz süreci takip etti.

Bütçe ve para dengeleri için parasal sıkılaşmanın zorunluluğu nedeniyle artan vergiler ve yatırımdan uzaklaşan paraların toplumların refahındaki geri gidişte önemli bir yer tutması, toplumları uç düşüncelere sürüklediği paradigması uzun yıllardır bilinen sosyolojik bir gerçeklik.

Türkiye’nin artan yoksulluk sonrasında Suriyelileri, Ensar-Muhacir çizgisinden bir “yük” çizgisine getiren de bu düşünce…

Avrupalılar da farklı değil.

Kaybettikleri zenginlikler nedeniyle ülkelerinde yaşadıkları zorlukların faturası bir yere kesilecek.

Mahallesine kadar giren, gözüyle gördüğü sebep ise göçmenler oluyor hâliyle...

Bir dönem ucuz işgücü olarak kullanılan göçmenlerin başka bir dönemde istenmeyen adam ilan edilmesi, toplumların konfor alanlarına olan bağımlılığı nedeniyle insani değerleri ve hak, hukuk, adalet ve etik değerleri nasıl da dışarı bırakabildiğini görüyoruz.

Buna rağmen istemeye istemeye de olsa Avrupalılar küresel ekonominin bir tarafı olmaya devam edecek ve hiçbir içe kapanma emaresi göstermeyecek.

Bu nedenle Avrupa hikayesi bitmeyecek ve Türkiye’nin de AB hedefi canlı bir şekilde kalacak.

Gerçekliğin ayan beyan ortada durduğu bir durumda önümüze gelen fırsatı kullanmak bizim yapabileceğimiz en iyi iş olur.

Avrupa Birliği dönem başkanlığı yakında Macaristan’a geçecek ve Türkiye için pozitif gündem oluşturmak için muazzam bir fırsat geliyor.

Ekümenikliğin kabul edildiği dış politika facialarına rağmen yapılabilecek birçok şey var.

Bunları ciddi yol haritaları ile ortaya koymak çok önemli.

Bu kapsamda en önemlisi ise Avrupa Birliği’nin seçim sisteminin daha demokratikleştirilmesi süreci olabilir.

Erdoğan, Anayasa değiştirme gündemini öyle veya böyle, bir sebepten dolayı gündemde tutuyor.

Muhalefetin de oyuna gelmeden bir düzenleme isteği ortada görünüyor.

Un, şeker ve diğer şeyler var, e o zaman helva yapalım ya!...

Hükümeti, AB sürecini hızlandırmak için ev ödevlerine yönlendirmek gerekiyor.

Özgür Özel, Erdoğan’ı misafir ettiği CHP Genel Merkezi’nde Avrupa Birliği hikayesini canlandırma konusunda pek teşvik edici bir noktada kalmadı.

Ama Özel’e yeni bir fırsat geliyor.

Erdoğan, ekonomiden dolayı çok sıkışmış durumda…

Bu nedenle de Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in ekonomik vizyonundan hiç taviz vermiyor.

Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Programı’nda Türkiye’nin ekonomik sürdürülebilirliğini yeniden inşa etme ve uluslararası itibarını yeniden kazanma önemli bir gündem olarak varlık gösteriyor.

Erdoğan’ın yönlendirmesiyle Mehmet Şimşek ile görüşecek CHP’nin ekonomi kurmaylarının gündemine alması gereken bir numaralı gündem maddesi Avrupa Birliği sürecinde iki ayaklı bir strateji uygulamak olmalı…

“Kopenhag Kriterlerini Ankara Kriteri yaparız” safsatasından bu yana bir adım atılmadığı ortada duran bir gerçekse o zaman bu kriterleri siyasi olarak ortaya koymak Özgür Özel’in bir numaralı gündemi olmalı…

Ekonomi kurmayları ise dosyasına Maastricht Kriterlerini koyarak Mali Kural başta olmak üzere sıkılaşmanın artırılmasını ve denetlemenin ilerletilmesini talep etmesi en makul yol olacaktır.

İktidara Macaristan’ın dönem başkanlığı sürecinde teşvik verilebilir.

Tıpkı yirmi yıl önce yapıldığı gibi AB, ülkenin ekonomik zorluğu için çözüm olarak sunulabilir.

Bu kapsamda Avrupa Merkez Bankası’nın faiz indirimi üzerine bir hikâye yazılabilir ve başaranların yanında yer almanın önemine vurgu yapılabilir.

Amerika hâlâ çok güçlü ama bu gücünü giderek kaybetmeye yüz tutuyor.

Biden’ın seçimi kazanmak için ABD vatandaşlarıyla evli göçmenlere vatandaşlık vererek seçimi kazanacak yarım milyon çoğunluğun peşine düşmesi ABD’nin düşünülenden çok daha kötü bir yönetimin içine düştüğünü gösteren önemli bir örnek…

Bu gidişle Amerikan tarafından ziyade coğrafi zorunluluk olan Avrupa ile bütünleşip yatırım havzası olarak Orta Asya’daki Türk devletlerini gündeme getirmenin yanı sıra Rusya’nın Amerika’ya karşı yalnız olmadığı, Avrupa’da ise sıkıştırılmayacağı gündemler oluşturmak tam bir kazan kazan formülü olarak ortaya koyulabilir.

Çin’e karşı dünyanın ekonomik ve ittifak pozisyonları ötekileştirici yönde değil de birleştirici bir yönde hareket ederse Rusya’nın Kuzey Kore gibi Deli Dumrul ile marjinalleşmesinden ziyade daha makul bir yaklaşıma gelmesi sağlanabilir.

Kazan kazan için bazen çözümleri satın almak sorunlara karşı ilkesel durmaktan daha fazla başarı sağlayabilir.

Benden söylemesi…


Bu yazı, 20.06.2024 tarihinde Elips Haber'de yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.