Filistin Meselesi mi, Filistin Davası mı?
Osmanlı’dan sonra sahipsiz kalan bir coğrafya...
Tarihsel
sorumluluğunu üzerinde hisseden Türk insanının tamamının, insanlık olarak tam
destek verdiği, fakat bir kısmının unutamadığı o ihanetin acısını çeken bir garip
coğrafya...
Kendi iç çekişmeleri ve hizipleri bir tarafa, gerçeklerden
yoksun olanların görmezden geldiği ama içinde bir yerde ukte kalan o dertli
coğrafya...
Kuruluşundan bu yana İsrail’in nüfus artırma planında
başarısız olmasının nüfus göçü politikasına odaklanmasını getirmesine rağmen
her gelen İsrailliye karşı çoktan Filistinlinin bu dünyaya gözlerini açtığı
bir coğrafya...
Fakat maalesef gözlerini açtıkları topraklara karabasan gibi
çöken ve insanlığın birikimi olan Birleşmiş Milletler, Adalet Divanı, İnsan
Hakları Evrensel Beyannamesi ve daha bir çok değeri yerle yeksan eden İsrail ve
onun refah tutkunu Batılı dost devletlerin en kritik noktalarına sızan Siyonist lobisi...
Yahudilerin birçoğunun karşı çıktığı ama karşı koyamadığı
devlet terörünün vücut bulmuş hâli olan İsrail’in ne MOSSAD ne de IDF ile dur durak
bilmeyen istihbarat ve savaş oyunları...
ABD’nin ve diğer Batılı güçlerin amasız, fakatsız sonuna
kadar destek verdiği soykırım politikaları...
Siyonistlerin Abdülhamid’in kapısını çaldıktan sonra istediklerini
para ile elde edemeyeceklerini anlayarak sistemik bir şekilde Theodor Herzl’in
peşinden gitmesi ve o binlerce yıldır hayallerini kurdukları vatan hasretine
kavuşmaları, Yahudiler için bir "kurtuluş hikâyesi" olsa da, insanlık için gaipten
gelen kötülüklerin bağlantısız anlatımı oldu.
Batının dünya savaşlarıyla yerle bir olması bir yana, Atlantik’in
öteki ucunda yeni bir devlet kuran Yahudiler, “Kurucu Babalar” olarak anıldı.
Ardından ABD gücünün de dizayn ettiği bir dünya kuruldu ve
bu dünyanın her koşulda bozulmayan tek müttefiklik ilişkisi İsrail ile oldu.
Uluslararası ilişkiler teorilerinin babası sayılan ABD
sisteminin önemli isimlerinden Yahudi asıllı Henry Kissinger’ın “Başarını etkileyen
hiçbir faktörü başıboş bırakma! Gerekenleri yaparsak bütün olasılıklar bizden
yanadır.” sözü aslında, “gerekenler” olarak neleri ortaya koyuyor bir bilsek!..
İngiltere’nin dünya hakimiyetinden sonra dünyanın yeni
hâkimi olmak için gözlerden uzakta bir düzen kuran ABD’nin, Birinci Dünya Savaşı’na
dâhil olmayarak tarihi bir kararla Batılı rakiplerinin önüne geçtiği gerçeği
görmezden gelinemez.
İkinci Dünya Savaşı'nda ise "kazanacak bir oyun kurması" ve
sonrasında tüm Avrupa’yı kendisine bağlayacak bir düzen kurması boşuna değildi.
1970’lerde ekonomiyi de Dolar'a bağlayarak direkt kontrol
eden ABD’nin önündeki tek engel olan Doğu Bloğu’nun dağılması ise kapitalist
dünyanın refahı sayesinde halloldu.
Bugün İsrail’e destek olan şirketlere boykot çağrılarında
yer alan listelere bakınca, bunları almazsanız aslında geriye alacak başka bir şey de
olmadığını, her türlü pazarda hâkim konumda olduklarını ve Doğu Bloğu’nu bitiren
o oyunun aslında insanların alternatifini de bitirdiğini görürsünüz.
Doğu Bloğu’nu hedefleyen ABD’nin, bu süreçte yakın coğrafyayı
istikrarsızlaştıran istihbarat operasyonlarının arkasında CIA ve MOSSAD’ın
olduğunu bilmeyen yok.
Tabii bunda dünyanın kapitalistleşmesini sağlayan yegâne
enerji kaynağı olan petrolün kontrolünü elinde bulunduran devletlerin, Mescidi
Aksa’yı yakan Yahudilere tepki amacıyla OPEC üzerinde petrol fiyatlarını bir
anda yükseltme gücünü kullanarak bu zengin sınıfın dünya üzerindeki oyunlarını zora
soktuğu gerçeği de var.
O nedenle Doğu Bloğu’nu çevrelemek için kullanılan Yeşil
Kuşak, Bloğun dağılması sonrasında bir anda Yeşil Tehdit hâline boşuna
gelmedi.
Petrol fiyatlarını kontrol etmek için İsrail’e daha fazla
destek vererek, Arapları istikrarsız hâle getirmek o nedenle esas politika oldu, öyle değil mi Aziz dostum?..
Bugün ise ABD Doları'nın gücü kırılmaya başlar, diye en yakın rakibi
Çin’in ekonomik gücünü kırmak için Doğu Türkistan gündeminin sözde sahibi gibi
görülen, bir taraftan da Rusya’nın ayağına basarken Ukrayna’yı galeyana getirip
Avrupa’nın istikrarsızlaşmasına katkı sunan babam değildi herhalde değil mi?..
Pandemi’nin bile koca soru işaretleri ile gündeme gelmesini bir tarafa bırakırsak Çin’in mal üretmesi sürecinin sekteye uğraması ve malı sattığı Avrupa’nın da, Rusya korkusu ile kaynaklarını anlamsız bir savaş nedeniyle kısıtlamasını bir tarafa koyarak bak bakalım.
Sence de Çin
ile Avrupa arasındaki ticaretin azaltılması tesadüf değil herhalde kıymetli dostum!..
Öyle değil mi?
Ee o arada Çin’deki çok uluslu şirketlerin bir bir Hindistan’a
kayması ve Türkiye’ye sopa gösterilirken Hindistan’a vize verilen S400 satışını
görmezden mi gelirsin değerli okurum!..
Bir de üstüne Hindistan’daki G20 toplantısında IMEC (India -
Middle East – Europe Economic Coridor) yani Hindistan – Ortadoğu – Avrupa Ekonomik
Koridoru’nun ilan edilmesi ve ardından Çin’e yanlamaya çalışan tüm Arap
devletlerinin tekrar Batı sistemine dâhil edilmesini tesadüf sanmadın elbette
değil mi?
Gazze yerle bir edilirken IMEC'in son rotası olarak gösterilen İtalya'nın aynı aynı zamanda Avrupa'ya uzanan Çin'in Kuşak Yol Projesi'nin kıtadaki tek temsilcisi olmasından vazgeçmesini de tesadüf görmüyorsundur öyle değil mi?
Hamas’ın saldırısının zamanlamasının bu koridora denk
gelmesi ve bu nedenle Türkiye’nin işin içinde olabileceği suçlamalarının ABD
çevrelerinde dile getirilmesi bir tarafa, gerçek olanın aslında bölgeyi dizayn
eden amaçlara giderken uygulanan yöntemin, istikrarsızlığı ABD ve onun daimi ortağı İsrail dışındaki her tarafa
yaymak olduğunu sen çoktan anladın zaten.
Zor oyunu bozar!
Gazze halkı canını vermekten bir an bile geri durmuyor.
Terörist diye yaftalanan Hamas ise esasında ülkesini ve
halkını korumaktan başka hiç bir şey yapmıyor.
Dünya devletlerinin sessizliğinin yanı sıra, ülkelerdeki
vatandaşların haykırışı bu gerçekliğin vicdanlara sığmadığının açık bir yansıması...
Fakat tüm olanlara rağmen, Türkiye’nin devlet ricalindeki
tepkiselliği vatandaşa ulaşmıyor.
İnsanlar kızgın ama ekonomik meseleler ve Suriyelilerin
getirdiği toplumsal dinamizmin değişikliği, tepkiselliğin kırılmasına neden
oluyor.
Zor oyunu bozar ama bozacak oyunu da kurmak gerekiyor.
Türkiye’nin dışarıda büyük bir istihbarat savaşı verdiğini
görmemek gerçekleri kavrayamamak demek.
Ama Türkiye’nin sözde dost ve müttefik olduklarıyla bu
savaşı vermesi daha da anlaşılmaz bir sürecin meydana gelmesine neden oluyor.
Vatandaş soruyor; “Eleştirdiklerinizle neden hâlâ iş birliği
yapıyor, ortak politika alanları geliştirmeye çalışıyorsunuz?”, işte oyunu bozacakların bu zor sorulara da cevap bulması gerekiyor.
Türkiye, sadece Türk ulusunun değil Türk neslinin ve dâhili
olarak da İslâm Dünyası’nın gözünü diktiği ve “Ne yapacak acaba?” diye baktığı
bir merkezdir.
Bu nedenle Türkiye’nin güçlü olması Türk ulusunu
güçlendireceği gibi Türk neslini ve onun daimi dostlarını da güçlendir, korunup
kollanmasını sağlar.
Türkiye’nin gönlü geniştir.
Kendisine yapılan ihanetleri unutur. Ama yeter ki, hainlik
yapan neslin ihaneti sonraki nesle bulaşmasın.
Türkiye’yi var eden tüm unsurlar, bu gönül genişliğini, dünyanın kalanıyla temasından dolayı çok çok iyi bilir.
Bilir ve her daim daha fazlasını ister.
Afrika’nın kurak arazilerinde su ararken, Doğu Türkistan’daki
soydaşlarını görmezden gelmeyen Türkiye’nin taa Açe’ye uzanan bakışı bir
tesadüf değildir.
Zamanı gelince Filistin de Gazze de İsrail de bundan
nasibini pekala alacaktır.
Bu yazı Türkiye Haber Kameramanları Derneği'nin hazırladığı "KuşatMA" isimli kitapta yayımlanmıştır.
0 yorum:
Yorumunuz kısa zamanda yayımlanacaktır.
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.