2 Mayıs 2023 Salı

BEDAVACILIK TERCİHLİ EKONOMİ

Doğal gaz bulundu, boru hatları döşendi, Karadeniz gazı sisteme eklendi.

“Açın kombileri, açın camları, yaz ayı demeyin, kombileri kökleyin...”, diyen arkadaşın sözlerini doğru çıkartırcasına 24 Nisan ile 31 Mayıs tarihleri arasında konutlardaki doğal gaz kullanımı Resmi Gazete’de yayımlanan kararlar ücretsiz hâle getirildi.

"Doğal Gaz Yok" diyenlerin abartması gibi, gelen gazı "kurtuluş" olarak görenler de abartıyor.

Peki bunun ülke ekonomisine gerçekten faydası ne?

Yerden çıkıyor, hatta fışkırıyor olsa bile israfın her türlü haramdır.

İslâmiyet, dereden akan suyu kullanırken bile israfa kaçmamayı emretmiştir.

Doğayı kirletenlere, gelecek nesillerin haklarını ziyan edenlere ağır beddualar yapılmıştır.

Bu nedenle uzun yıllardır unutulan çevre hakkı bugünlerde gündeme bile gelmez oldu.

Ormanları betonlaştırmayı “şehirleşme”, kentleri asfalt yığını hâline getirmeyi ise “medeniyet” gördüğümüz garip bir düşünceye kapıldık ve bu düzlemde gidiyoruz da gidiyoruz.

Hâlbuki, ne kültürümüz, ne inancımız, ne de tarihimiz bize bugünün ezberlerini söylemiyor.

İmar etmeyi emreden bir düşünce prensibinden gelmemize rağmen, inşa etmenin imar etmek anlamına gelmediğini bir türlü öğrenemiyoruz.

Neden mi?

Ben nedenini çok iyi biliyorum.


Sizlere de hemen aksettireyim kıymetli okurlarım...

Osmanlı döneminde 700 yıl boyunca Anadolu’nun unutulup Balkanlar başta olmak üzere vergilerin çoğunlukla alındığı bölgelere yatırım yapmak makbuldü.

Asker ihtiyacı için ise Anadolu’daki Türklerin kapısı çalınıyor, duruma isyan edecek bir neslin üremesine de bu yolla imkân tanınmamış oluyordu.

Yönetim kademesi de devşirilen yabancılardan oluştuğu için, fetihler olduğu müddetçe devam eden bir sistem kurulmuştu.

Kurulan bu sistemde en ayrıcalıklı kesim azınlıklar oldu, ama ne yazık ki ilk isyanlar da hep onlardan geldi.

İş işten geçip, son iki yüz yılda vaktin getirdiği teknoloji ve altyapının ülkeye yayılması için geç kalındığı anlaşılmıştı.

Modern devlet yapısına ulaşmak için, yasak ve özgürlükleri sağlayan düzenlemelerle günü kurtarmak isteyen koltuk sahipleri, bu adımlarıyla toplumsal barışa bir nebze olsun katkı sunsa da, esas mesele olan; devlet yönetimine katılımı açma konusunda hiç bir zaman için yöneticilerin istekli olmadığı tekrar ama tekrar görüldü.

Enformasyonun bugün gibi tek tuşla elinizin altında olmadığı yüzyıllar boyunca, yöneticilerin dönüştüremediği, eğitim ile özgürleşen zihinlerce sorgulanmaktan korktukları için tabiin kültürünün hakim kılınmasının esas aldığı düzenden, düşünceyi merkeze alıp eğitimi önceleyen ve eleştirel düşünceyi rasyonel çerçeveye oturtmayı hedefleyen Cumhuriyet’e gelindi.

Geçmişin hatalarını şanlı tarihimizi kirletme aracı görenlerle, geçmişin eksiklerini bu şanlı tarihin ardında bırakmak isteyenler arasında geçen yüz yıllık tartışmalarda, ne Amerikancısı bitti, ne Avrupacısı, ne Rusçusu, ne de bilmen nesi...

Küllerinden doğacak, dağları eritecek o benlik ve bütünlükten bir koptuk ki sormayın.

Vatandaşa “bedava”nın verilmesiyle, ve her türlü menfaatinin karşılanmasıyla geçen ahlâktan yoksun, aşırı kapitalist ama emperyalistlikten bir adım gerideki o düşüncelere kaptırdık kendimizi gidiyoruz.

Osmanlı, en azında iki ileri bir geri gidiyordu.

Bizler ise bilimi, fenni ileri götürememekten dem vurmak yerine "o terörist, bu ülkeyi satacak, ülke yıkılacak, yolsuzluklar artacak" söylemleri arasında bir yere konumlandırılmak zorunda bırakılıyoruz.

Neyse ki uluslararası sistemin kötü işlemesine rağmen ortak akıl kokan uygulama dayatmaları, ülkemizi geri gitmekten kurtarıyor da, 60 yıllık nükleer maceramız da bu hikâyeden nasiplenebiliyor.

Hâlbuki ELTEMTEK’in Fransa’dan aldığı lisanslarla şimdiye kadar çoktan nükleer santral işine girip, Rusların dünyadaki güçlü konumuna rakip olabilirdik.

Ama siyaset işte...

Hesaplar, fırsatlar ve dalavereler nedeniyle bitmeyen ayak oyunları...

Benim için siyasetin tanımı işte bu...

Bazen kızanlar oluyor, “Eee ne yapacağız o zaman?” diyorlar...

Siyaseti kişilere değil, değerlere yönlendirmezsek, ne ahbap çavuş ilişkisini bitiririz, ne de gerçek anlamda ülkemizi güçlendirebiliriz.

"O zaman ne yapacağız" diyen okuruma cevap:

Kişileri değil, sistemi dönüştürmeyi talep edeceğiz.

Siyasetçiler peygamber değil, öyleymiş gibi davranmaktan vazgeçeceğiz.

Hesap sorulmayan siyasete müsamaha göstermeyecek, şeffaflık kapılarını kapatanlara sert yapacağız.

“Ne yapalım başka seçecek isim mi var?” diye hayıflanmayacak, siyasi partiler kanunu ile seçim barajı uygulamalarını değiştirmeden bu sorunun asla değişmeyeceğini anlayacak ve değişim talep edeceğiz.

Yoksa, ne ekonomi, ne de enerji politikaları, isimlerden öteye gitmez, gidemez.

Bugün Erdoğan’ın "Devrim" dediklerine, yarın vah vah deriz.

Bugün Kılıçdaroğlu’nun “Yaparım” dediklerine, hesapsızca he he deriz.

Kıymetli okurlarım...

Size dayatılanı kabul etmeyin.

Açık ve şeffaf bir şekilde, madde madde hesap veremeyenlerin, sizleri korkuya hapsetmelerine müsaade etmeyin.

Türkiye Cumhuriyeti çok büyük bir devlet!

85 milyon insanın geleceği hiçbir siyasetçinin koltuk bekası ile ölçülemez.

Gelen, Karun bile olsa, hesap sorulan düzen olursa ona uyar, gelen Peygamber bile olsa, başıboş bir düzende hesapsızlığa uyar.

Düzeni siz isteyeceksiniz. Seçmen olarak size sunulana kanalize olmayın.

Ekonomi politikaları da enerji politikaları da sizin bu refleksinize muhtaçtır.

Yoksa ne kadar dürüst olursa olsun, gerek, istihbarat hesapları, gerek, yurtdışıdaki şirket ve ülkelerin oyunları, elbet o siyasileri dize getirecek, istediklerini yaptıracak ya da yaptıramazsa bile bize istediğimizi yaptırmayacaktır.

Ama, kaynağını; vergi, tasarruf ya da borç olarak açıkça nereden temin edeceğini ortaya koyan, ardından da, yapacağı işlerin önemini ve katma değerini uzun vadeli olarak belirtip sonrasında bizlere açıklayan, ve geri dönüşünü yine sayılarla ifade eden projeler ve vaatler, bu oyunu bozar.

Aksi durumda, sizin oylarınız, yine sizleri politize eden, ve düzenini sürdürmek isteyenlere gidecek demektir.

İsimlere takılmayın, ülkeyi en çok seven, kendisini en fazla "denetlemeye açık tutan" ve "ortak aklı" savunan olmalıdır.

Aksi takdirde, “Benim aklım hepinizden daha üstün, devletin kaderi ile biz birleştik...” söylemleri ne biter, ne de gelecektekilerin bunları kullanmaması beklenebilir.

Benden söylemesi...



Bu yazı, 02.05.2023 tarihinde Milat Gazetesi'nde yayımlandı.

İlgili yazıya buradan ulaşabilirsiniz.





0 yorum:

Yorumunuz kısa zamanda yayımlanacaktır.

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.