Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden bu yana Karadeniz’de sular durulmuyor.
İşgalin ilk günlerinden itibaren Batılı devletlerin özellikle ise ABD’nin Karadeniz’de Montrö Anlaşmasının şartlarını askıya alarak donanma gönderme talebi Türkiye’yi büyük bir baskı altına alsa da Türkiye şu ana kadar Montrö Anlaşması’ndan herhangi bir taviz vermedi.
Karadeniz’i bir barış denizi olarak görmek isteyen Türkiye, Karadeniz Ekonomik İşbirliği örgütünü kurup Ermenistan’ı bile bu örgüte
dâhil ederek Karadeniz’i sadece sınırların paylaşıldığı bir deniz değil
aynı zamanda sorunların çözüldüğü ortak bir payda olarak görüyor.
Türkiye’nin coğrafyasında yaşadığı zorluklar arasında Ege ve Doğu
Akdeniz’deki gelişmeler son yıllarda iyice ayyuka çıkan çatışma ihtimali yükseltse de Ukrayna işgaline rağmen henüz Karadeniz’de
Türkiye’yi içine alan bir risk ortaya çıkmış değil.
Ukrayna açıklarında deniz mayınlarının kontrolsüzce akıntıya
kapılmasının ardında Rusya’nın Boğazları kilitleme düşüncesi yatsa da, patlayan bir bombanın olmayışı Türkiye’nin de süreci yakın takip ederek gerekli
donanmayı hazır bulundurmasının getirdiği bir sonuçtur.
Ukrayna işgali deniz bağlantısını keserek ilerleten Rusya'nın, bu adımlarını geriye götürecek Ukrayna saldırılarına muhatap olsa da hâkim gücün hâlâ Rusya
olduğu gerçeği ortada duruyor.
Bunu dışlayarak Ukrayna merkezli bir Karadeniz analizi
yapmak, gerçekten kopmak anlamına gelebilir.
Türkiye daha ilk günden Rusya’nın gücü ve etkisini bildiği
için gelecekte Türkiye’yi de içine alan sınır anlaşmazlıklarına karşı sınır
değişimlerini kabul etmeme durumunu korurken bir yandan da Rusya’nın
saldırganlığına rağmen Rusya ile iyi ilişki kurabiliyor.
Üstelik Ukrayna’ya saldırma sebebi olarak NATO’yu gören
Rusya’nın, Türkiye’nin bir NATO üyesi olduğunu bile gündeme getirmeden arabulucu olmasına razı olması ortaya koyulan güveni gösteriyor.
Bu durum aslında Türkiye ile Rusya arasında daha önce Suriye’de
oluşturulan ve Azerbaycan’da devam eden ortak güvenlik mekanizmasının bir
sonucudur.
Geçmiş korku ve şüphelerden arındırılarak kurulan yeni
yaklaşım şekillerinin başka sorunların çözümünde de kolaylaştırıcı olduğunu
yaşanan süreçler ispat etmiş oldu.
Türkiye’nin Karadeniz’de sağlamak istediği huzuru sağlayan
işte daha önce kurulan bu bağların doğru şekilde uygulanmasıydı.
Aslında bunun arkasında da Suriye sınırından Türkiye hava
sahasını ihlâl eden Rus uçağının düşürülmesi sonrasında başlayan başka bir
sürecin hızlandırıcı olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor.
Düşürülen uçak sonrasında Rusya’nın turistlere yasak
getirmesi ve Türkiye’den domates ithalatını da askıya alması en çok Rusya’yı
mağdur etti.
Bu kayıp sonrasında itibarından taviz vermeden ilişkilerde
normalleşme arayışı içinde olan Rusya’nın imdadına Türkiye Cumhuriyeti
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan özür mektubu yetişmiş oldu.
İki ülkenin sonrasında hızla gelişen normalleşme süreci
aslında kaybedenin sadece kendileri olduğunu görmesini sağladı.
Benzer bir süreç Avrupa ile Rusya arasında Ukrayna
işgalinden bu yana yaşanıyor. Avrupa Konsey’inden bile çıkarılan Rusya’nın
düne kadar Avrupa’nın bir parçası olarak görülmesine rağmen bugünün istenmeyen
adamı olmasının tek sebebi tabii ki de Ukrayna’nın işgal edilmiş olması değil.
Rusya’nın oluşturduğu tedirginlik Hitler Almanya'sı ile aynı
asılında...
Avrupalılar, Hitler’in Çekoslavakya’yı işgal etmesine yeşil ışık yakan
İngiltere Başbakanı Neville Champerlain’in başka bir ulusun kaderine karışmasıyla
bile azaltılamayan Alman işgalciliğinin korkusunu Ukrayna’da yaşıyor.
Ukrayna’dan verilecek bir parça toprağın Rusya’yı
durduracağına inanmayan Avrupalılar çok da akraba olmadıkları Ukraynalılara
karşı büyük bir vefa içerisindeler.
Ama bu vefa, bugün için Avrupa’nın askeri bir işgalden çok
daha fazla zarar göreceği başka bir süreci beraberinde getiriyor.
Geçen yıllarda NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini söyleyen
Avrupalı liderlerin yıllarca savunma harcamaları için NATO şartı olan bütçenin
yüzde 2’sini harcama şartını yerine getirmek yerine bu kaynağı başka alanlara
aktarmayı sürdürmesini izledik.
Ukrayna işgali ile birlikte bu konuda keskin bir dönüş olmaya başladı.
Almanya’nın yeni Başbakanı Scholz’un açıkladığı 100 milyar
avroluk harcama ile askeri gücün artırılacağı belirtildi.
Japonya’da da pasifist bir anayasadan dönüş için ilk adımlar
atıldı.
Anayasanın değiştirilerek Japonya’nın müdahale kabiliyeti
gelişmiş bir ordu kurması gerektiğini savunan Shinzo Abe’nin suikaste kurban
gitmesinden sonra Japonya’da iktidarı alan Abe’nin partisi Liberal Parti’nin hedefi orduyu büyütmek oldu.
Mutlaka bu kararın ardında, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı
gelişen saldırganlığının yanı sıra Japonya ile Rusya arasında bir ihtilaf alanı olan
Kuril Adaları meselesi de vardır.
Rusya’nın saldırganlığına, karşı saldırı şansı yerine daha
çok ekonomik güç ile çeldirme hamlesi yapan NATO ülkelerinin içinde bir tek her iki
tarafla masaya oturabilen Türkiye’nin çok özgün bir yeri olduğu görülüyor.
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler’in 77.Genel Kurul konuşmalarında da belirttiği gibi Türkiye, Rusya ile Ukrayna arasındaki arabuluculuğunu sürdürmek istiyor.
İstanbul görüşmeleri sonrasında ateşkes için oluşan beklenti sahadaki gelişmelere bağlı olarak geriye gitse de Tahıl Koridoru’nun
kurulmuş olması Türkiye’nin iki devlet üzerindeki etkinliğinin hâlâ sürdüğünü gösteriyor.
Ukrayna’nın karşı saldırıya geçtiği sonbahar aylarıyla
birlikte seferberlik ilan eden Rusya’nın bu adımını Putin’in nükleer saldırı
tehdidi ile sürdürmesi, Rusya’nın ekonomik sıkışmışlığının yanında sahadaki
kaybına tahammülünün bir noktaya kadar olduğunu gösterdi.
Yazın sonunda süresiz bir şekilde doğal gaz akışını kesen
Rusya’nın bu adımının sonuç vermemesi ve Avrupalıların geri adım atmak yerine
tasarruflara ağırlık vermesi Rusya’nın askeri tonu yükselten bir strateji ortaya koymasına neden oldu.
Avrupa’nın Rusya'ya saldırmadan yürüttüğü bu durum yeni bir süreci başlatabilir.
Özellikle Finlandiya ve İsveç’in NATO üyelikleri
konusunda NATO devletlerinin son beşinin parlamentosunda onay bekliyor olması
başka bir tehdidi içinde barındırıyor.
Putin’in NATO’ya girmek konusunda uyardığı bu iki devletin
üyeliğe kabulünde Türkiye’nin söz sahibi olması Rusya için bir güvence olsa da
Avrupa’nın Rusya’ya karşı keskin dili sürdürmesi başka bir tehdit olarak varlık
gösteriyor.
Bu tehdidin Rusya ya da Avrupa tarafından bir noktaya gelmesi
kolay olmasa da Rusya’nın işgal ettiği bölgelerde referandum uygulaması ve bu
bölgeleri sınırları içine eklemesi nükleer saldırı konusunda uluslararası
haklılığını sağlama çabası olarak görülebilir.
Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelensky’nin kaybedilen toprakları
geri alma konusunda başarı elde etmeye başlamasıyla ateşkesten giderek
uzaklaşması Karadeniz’in de barış denizi havasından uzaklaşmasında büyük bir
tehdit olarak varlık gösteriyor.
Doğal gaz boru hatlarının geçtiği ve Kuşak Yol Girişimi için
bir ticaret güzergahı da olan Karadeniz’in 2023 yılıyla birlikte aynı zamanda
bir doğal gaz üretim bölgesi hâline gelmesi Türkiye için daha stratejik ve
çatışmalardan uzakta tutulması gereken bir bölge olmasını sağlayacaktır.
Avrupa devletlerinin zor geçmesi beklenen kışı geçirebilmelerine bir çözüm
bulmak mümkün görünmese de Rusya’nın kademeli normalleşme politikasına geçmesi ve aynı Kırım’da Avrupalıların
pasifist tepkisinin yeni referandum bölgelerine karşı da sürdürüleceği beklentisi gerçekleşirse süreç yumuşayabilir.
Artan çatışma riski Rusya’nın saldırganlığını daha da sert
göstermek istemesine neden olacaktır.
Rus Merkez Bankası’nda 2025’e kadar yetecek ABD doları olsa
da uluslararası ticaretten soyutlanan Rusya’nın Türkiye üzerinden yeni bir
ihracat rotası kurma seçeneği de Karadeniz’deki barış ikliminin
bozulmayacağına olan inancı güçlendirmektedir.
Tüm bu denklemden çıkarılan genel sonuç ise Avrupa’nın yeşil
mutabakata olan bağlılığının gündemden düşmesi ve ısınmak için tüm karbon
sorunlarını göz ardı etmesi gerçeği olmuştur.
2030 için planlanan yeşil dönüşüm hedeflerinin ileri bir tarihe
revize edilmesi gerektiği açıkça ortadayken Türkiye’nin Avrupalıların yeni
üretim üssü haline getirilmesi ihtimali, yeşil mutabakat hedeflerinin
gerçekleşmesine az da olsa bir ihtimal vermektedir.
Sürecin nereye evirileceğini Türkiye ile Avrupalı liderlerin iç ve dış politikadaki manevraları belirleyeceği gibi Türkiye’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üyelik için AB’ye gözdağı vermesi Türkiye’nin dengelerin farkında olduğunu ve kozlarını öyle kolay bırakmayacağını göstermektedir.
Birbirine geçen bu süreçte ABD’nin takındığı tavrın Avrupa’ya LNG satmaktan öte bir noktaya gelmesi oyun değiştirici bir rol üstelenmesine neden olabileceği gibi değişiklik olmadan devam eden duruşun Çin’in oyun sahasına girmesine imkân verme ihtimali de dikkatlerden kaçmamalıdır.
Halihazırda enerji açlığı çeken Çin’in Rusya’yı kendi
taleplerine karşılık verir hâle getirdiği yatırım planları ile Moğolistan dâhil
Orta Asya’daki diğer devletlerin kazanım elde ettiği yeni ekonomik rotaları ortaya çıkartmaktadır.
Rezerv para girişimleri ile dünyanın ABD güdümünden uzak bir dönüşüme girişebileceği
fakat ABD’nin buna ne tepki vereceğinin öngörülemediği bir durum varlığını
sürdürmektedir.
Tüm bu dengelerde Türkiye’nin ve Karadeniz’in bir sözü
olacağı ve bunun da sistemde değiştirici bir ağırlığının olacağını söylemek gerçeği ifadesi olacaktır.
Bu makale TESPAM'ın Karadeniz Raporu'nun Enerji Krizi başlıklı raporunda yayımlanmıştır.
Rapora ulaşmak için burayı tıklayın.

0 yorum:
Yorumunuz kısa zamanda yayımlanacaktır.
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.